Savaş uzadıkça saldırganların ilk hesaplarının ne kadar yanlış olduğu daha da belirginleşiyor.
Günü otuz; üstünlük İran’da
Amerikan–Siyonist ortak saldırısının başlamasından bu yana 30 gün geçti.
Savaşın dört günde biteceği söylenmişti. İran’ın coğrafi haritasının değişeceği söylenmişti. İran’ın siyasi yapısının değiştirilmesi planlanmıştı. Bazı ayrılıkçı terör gruplarının kışkırtılmasıyla, birden fazla yönden birleşik İran’a saldırmaları ve her grubun bir parçayı koparması hedeflenmişti. Halkın iç isyana sürüklenmesi planlanmıştı. İç savaş çıkarılması hedeflenmişti. Siyasi ve askeri kişiliklerin suikastıyla ülkenin çöküşe sürüklenmesi amaçlanmıştı. Petrol, enerji ve doğal kaynaklar üzerinde Beyaz Saray çıkarlarına uygun yeni politikaların hâkim olması planlanmıştı.
Şimdi ise bütün bu ihtiraslı hayallerden 30 gün geçti. Sahadaki durum, Amerika ve İsrail’in analiz birimlerinin planladıklarıyla hiçbir benzerlik taşımıyor. Amerikan–Siyonist ekseninin bütün ilan edilmiş hedefleri ve stratejileri kenara itilmiş durumda. Bunu Amerikan ana akım medyası da söylüyor. The Economist kısa süre önce, İran’ın rejimini değiştirme veya ülkeyi bölme hedeflerinin bir yana bırakıldığını, Beyaz Saray’ın asıl meselesinin artık Hürmüz Boğazı’ndaki kilidin nasıl açılacağı olduğunu yazmıştı. The New York Times da analizinde ayrılıkçı hücreleri aktive etme ve İran halkını rejime karşı isyana teşvik etme planının başarısız olduğunu belirtmişti.
Sahanın diğer tarafında ise İran’ın savaşa dayattığı ağır ve kapsamlı bir strateji bulunuyor. Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü belirleyen İran’ın iradesidir. Bu stratejik geçiş noktasından geçişin nasıl ve hangi tempoda olacağına İran karar veriyor. Amerika, ilan ettiği tüm hedefleri bir kenara bırakmış ve tek amacı Hürmüz’ün eski haline dönmesi olmuş durumda. Bir yabancı yetkilinin ifadesiyle, Amerika’nın savaş hedefi artık savaş öncesindeki Hürmüz şartlarını yeniden oluşturmak. Bu çabanın şu ana kadar bir sonucu olmadı ve gelecekte de olmayacak.
Hikâye bununla sınırlı değil. İç karışıklık ve isyan planı gerçekleşmediği gibi, sahada tam tersi yaşandı. İran toplumu, yeni ve güçlü bir ulusal birlik seviyesini tecrübe ediyor. Her kültürden ve sosyal kesimden insanlar, inanç ve düşünce düzeyleri farklı olsa bile, geç saatlere kadar sokaklarda Amerikan–Siyonist saldırısına karşı ulusal direnişi destekliyor ve ihaneti kınıyor. Siyasi ve askeri isimlere yapılan suikastlar devletin veya ülkenin çökmesine yol açmadı. Yetkililer arasında düşmana en küçük bir uyum ya da taviz örneği bile kaydedilmedi.
Bunlarla da bitmedi. Düşman, İran’ın karar alma mekanizmasını etkilemek amacıyla Güney İran’daki altyapılar ve Huzistan ile İsfahan’daki endüstriyel tesislere yönelik sınırlı saldırılarla baskı kurmak istedi. Ancak bu girişimler İran’ın birkaç kat daha güçlü tepkisiyle karşılaştı. Bu iki saldırının karşılığı olarak, geniş hacimdeki petrol, gaz, enerji, endüstri ve rafineri tesisleri İran’ın ağır saldırılarıyla hedef alındı. Saldırıların genişliği ve yoğunluğu, Trump’ın iki kez geri adım atmasına yol açtı. İran, kararlılığıyla tehditlerinin geçerliliğini kanıtladı.
Saldırı öncesi Amerika’nın küstah başkanı, bölge ülkelerinden birine savaşın birkaç günde biteceği konusunda güvence vermişti. Şimdi o sözlerin üzerinden bir ay geçti. Enerji piyasası, Tahran’ın kararlarından etkileniyor. İran hâlâ bütün kozlarını ortaya koymuş değil. Amerika’nın İran’ın batı ve güney sınırları çevresindeki askeri altyapılarının etkisini nötralize etmiş durumda. Amerikan ve İsrail hedeflerine yapılan atış oranı sabit kaldı ve İran kendi stratejisini savaşa dayattı. İran halkı ve yetkilileri baştan beri söylüyordu: Burası İran’dır; Venezuela, Suriye veya başka bir yer değil ki çocuk katillerinin tehditleri karşısında çöksün.