Yorum | İran'ın Hürmüz Boğazı Konusundaki İlkeli Tutumu ve ABD'nin Stratejik Çıkmazı
https://parstoday.ir/tr/news/iran-i300262-yorum_İran'ın_hürmüz_boğazı_konusundaki_İlkeli_tutumu_ve_abd'nin_stratejik_Çıkmazı
Pars Today — İran İslami Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, Hürmüz Boğazı'nın güney güzergâhından geçişe izin vermeyeceklerini açıkladı.
(last modified 2026-09-03T05:41:40+00:00 )
Eylül 03, 2026 08:34 Europe/Istanbul
  • Yorum | İran'ın Hürmüz Boğazı Konusundaki İlkeli Tutumu ve ABD'nin Stratejik Çıkmazı

Pars Today — İran İslami Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, Hürmüz Boğazı'nın güney güzergâhından geçişe izin vermeyeceklerini açıkladı.

Pars Today'in haberine göre İran İslami Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, Hürmüz Boğazı'nın kontrolünün İran Silahlı Kuvvetleri'nin elinde olduğunu ve ABD'nin boğazın güney güzergâhından geçmesine izin verilmeyeceğini söyledi. Galibaf, Hürmüz Boğazı'nın son durumu ve gemi trafiği hakkında yaptığı açıklamada, “Hürmüz Boğazı'nın tam kontrolü silahlı kuvvetlerimizin elindedir.” ifadelerini kullandı. İran Meclis Başkanı, ABD'nin gemileri Hürmüz Boğazı'ndan geçirme girişimine değinerek, “ABD, hırsızlar ve kaçakçılar gibi birkaç gemiyi boğazdan geçirmeye çalışıyor ancak silahlı kuvvetlerimizin müdahalesiyle karşılaşıyor.” dedi. Galibaf ayrıca, “ABD, mutabakatın aksine boğazın güney güzergâhından geçmek istiyor; buna izin vermeyeceğiz.” ifadelerini kullandı. Savaş başlamadan önceki gemi trafiğine de değinen Galibaf, “Savaştan önce Hürmüz Boğazı'ndan günde en az 120 gemi geçiyordu. Şimdi boğazdan bir ya da iki geminin geçmesi bile savaş öncesi durumla hiçbir şekilde karşılaştırılamaz.” dedi. Galibaf ayrıca Amerikalıların gemilere boğazdan geçmeleri konusunda güvence verdiğini, ancak bu gemilerin saldırıya uğradığını belirtti. Daha önce küresel ekonominin can damarı ve her gün 120'den fazla geminin geçiş yaptığı Hürmüz Boğazı, bugün İran ile ABD arasındaki eşi görülmemiş bir çatışmanın sahnesine dönüşmüş durumda. Son aylarda bu stratejik geçiş noktasında yaşananlar yalnızca bir deniz anlaşmazlığından ibaret değil; aynı zamanda Batı Asya'daki güç dengesinde yaşanan derin değişimin ve her iki tarafın diplomatik ve askerî gücünün etkinliğinin bir sınaması niteliğinde. İran İslami Şura Meclisi Başkanı ve İran'ın baş müzakerecisi Muhammed Bakır Galibaf'ın Hürmüz Boğazı'nın güney güzergâhından geçişe izin verilmeyeceğine ilişkin son açıklamaları, bu anlaşmazlığın en hassas boyutlarından birini ortaya koymuştur.

İran'ın güney güzergâhından geçişi kabul etmeme konusundaki ısrarının başlıca nedeni, öncelikle İslamabad Mutabakatı'nın doğru yorumlanmasına dayanmaktadır. Pakistan'ın arabuluculuğuyla 17 Haziran 2026'da imzalanan 14 maddelik bu belge, askerî çatışmalara son verilmesi ve nihai müzakerelerin başlatılması için bir yol oluşturmayı amaçlıyordu. Mutabakatın 5. maddesi, İran'ı “azami çabayı göstererek ticari gemilerin güvenli geçişi için gerekli düzenlemeleri yapmaya” ve boğazın gelecekte nasıl yönetileceğinin belirlenmesi konusunda Umman'la görüşmeye yükümlü kılıyordu. Ancak uygulamada yaşanan, ABD'nin güney güzergâhında İran'la koordinasyon olmaksızın ve Umman yönetiminde bağımsız bir koridor oluşturma girişimidir. Tahran'ın bakış açısına göre mutabakatın böyle yorumlanması, İran'ın yükümlülüğünü yalnızca fiilî içeriğinden yoksun bırakmakla kalmıyor, aynı zamanda İran ile Umman arasında öngörülen görüşmeyi de anlamsız hâle getiriyor. Başka bir ifadeyle İran, mutabakatın iki paralel ve rakip rejim için değil, koordineli ve geçici bir düzen oluşturmak amacıyla tasarlandığına inanıyor.

İkinci ve belki de en önemli neden, Hürmüz Boğazı'nda geçerli olan jeopolitik ve hukuki gerçekliklerdir. İran, 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesi ve iç hukukuna dayanarak bu su yolunun bazı bölümleri üzerinde egemenlik hakkına sahip olduğunu savunmakta ve her türlü gemi geçişinin kendi silahlı kuvvetleriyle koordinasyon içinde gerçekleştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Galibaf bu konuda alaycı bir ifadeyle, boğazın kontrolü Amerikalıların elindeyse, “neden bunu her gün tekrarlamak ve adalarımıza saldırmak zorunda kalıyorlar?” diye sormuştur. Bu soru, İran'ın ABD'nin askerî eylemlerini bir güç göstergesi olarak değil, hedeflerine yasal ve diplomatik yollarla ulaşamamasının bir göstergesi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. ABD'nin İran'ın bu tutumuna tepkisi; askerî baskı, deniz ablukası ve ekonomik yaptırımların birleşiminden oluşmuştur. Trump yönetimi, 13 Nisan 2026'dan itibaren Fars Körfezi ve Hürmüz Boğazı'ndaki İran limanları ve karasularına yönelik kapsamlı bir deniz ablukası uygulamaya başlamıştır. Aynı zamanda ABD güçleri önce Larak Adası'ndaki İran mevzilerine sınırlı saldırılar düzenlemiş, ardından 1 Eylül Salı gününden itibaren İran'ın güney, batı ve merkez bölgelerine yönelik geniş çaplı saldırılar gerçekleştirmiştir. Diplomatik düzeyde ise Washington, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin desteğiyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne İran'ın saldırılarını durdurmasını ve deniz taşımacılığının serbestliğinin güvence altına alınmasını talep eden bir karar tasarısı sunmuştur. Ancak bu girişimler İran'ı geri adım atmaya zorlamak bir yana, çatışmanın şiddetini artırmış ve Hürmüz Boğazı'nı fiilen karşılaşmanın ön cephesine dönüştürmüştür.Trump yönetiminin politikalarının sonuçsuzluğunu en açık biçimde ortaya koyan husus, açıklanan hedeflerle bu politikaların fiilî sonuçları arasındaki derin uçurumdur.

The Economist dergisi açık bir analizinde, “askerî saldırılara ve İran'a yönelik yeni yaptırımlara rağmen ABD Başkanı'nın bu su yolundaki deniz trafiğini yeniden başlatmak için elinde etkili hiçbir araç bulunmadığını” yazmıştır. Bu değerlendirme sahadaki gerçeklikle de örtüşmektedir: İran, deniz taşımacılığını düzenlemek amacıyla yeni bir sistem devreye sokarak geçiş talebinde bulunan tüm gemilerin İran makamlarından izin almasını zorunlu hâle getirmiştir. İslam Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri de uluslararası deniz trafiği üzerindeki kontrolünü güçlendirmiştir. Buna karşılık ABD'nin, kendi donanmasının desteğiyle Hürmüz Boğazı'ndan günde yaklaşık 30 geminin geçtiği yönündeki iddiası, savaş öncesindeki günlük 120 gemilik trafikle karşılaştırıldığında, geçiş hacminde felaket boyutunda bir düşüş yaşandığını göstermekte ve bu durum hiçbir şekilde makul bir başarı olarak değerlendirilememektedir.

Trump'ın bu anlaşmazlıktaki stratejik başarısızlığının daha geniş boyutları da bulunmaktadır. Bir yandan deniz ablukası ve ekonomik yaptırımlar İran'ı ABD'nin şartlarını kabul etmeye zorlayamamıştır. Diğer yandan ABD'nin uluslararası destek sağlama girişimi de ciddi bir engelle karşılaşmıştır; öyle ki, İran karşıtı karar tasarısının Güvenlik Konseyi'nde Rusya ve Çin tarafından veto edilmesi ihtimali bulunmaktadır. Bu göreceli izolasyon, askerî ve diplomatik çıkmazla birlikte, Trump yönetiminin hem ağır maliyetler doğuran hem de açık bir çıkış yolu sunmayan bir çatışmanın içine sıkıştığını göstermektedir. Bu çerçevede İran'ın İslamabad Mutabakatı temelinde Hürmüz Boğazı'ndaki deniz taşımacılığını denetleme ve kontrol etme hakkındaki ısrarı, hukuki ve siyasi açıdan kayda değer bir dayanağa sahiptir. Mutabakatın 4. maddesi, ABD'yi “deniz ablukasını ve İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik her türlü engelleme veya müdahaleyi kaldırmaya” başlamakla yükümlü kılmakta ve geçici dönemde “İran İslam Cumhuriyeti tarafından savaş öncesindeki trafik seviyesine uygun olarak yeniden tesis edilen gemi trafiğinin yeniden başlatılacağını” öngörmektedir. Bu hüküm, deniz trafiğinin yeniden tesis edilmesinin tek taraflı bir Amerikan girişimi değil, İran'ın katılımı ve koordinasyonuyla yürütülmesi gereken bir süreç olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca 5. madde, boğazın geleceğinin belirlenmesi için Umman'la yapılacak görüşmeyi tek meşru mekanizma olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla İran'ın güney güzergâhında herhangi bir alternatif koridor oluşturulmasının mutabakatın açık bir ihlali olduğu yönündeki ısrarı, kolaylıkla göz ardı edilemeyecek hukuki bir temele dayanmaktadır.

Son aylardaki deneyim, İslamabad Mutabakatı ve karar tasarılarından bağımsız olarak Hürmüz Boğazı'nın güney güzergâhının fiilen İran'ın askerî kırmızı çizgisine dönüştüğünü göstermiştir. Bu güzergâhtan geçiş yönündeki her türlü girişim, gerilimi tırmandırmak ve bölge ile dünya için daha yüksek maliyetler yaratmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. İslamabad Mutabakatı, uygulamada ciddi zorluklarla karşı karşıya kalmış olsa da, hâlen bu çıkmazdan kurtulmak için bir yol sunabilecek hukuki ve siyasi bir çerçeve sağlamaktadır. Bunun gerçekleşmesi ise ABD'nin güç kullanımına başvurmak yerine, mutabakat hükümlerini samimiyetle uygulamaya geri dönmesine bağlıdır.