Filistin, İşgalden Önce Boş Bir Toprak mıydı?
Parstoday – Tarihî anlatılar, kamuoyunun şekillenmesinde ve siyasi eylemlerin meşrulaştırılmasında daima belirleyici bir rol oynamıştır. Bu anlatılardan en tartışmalı olanlarından biri, İsrail rejimi ve onun destekçilerinin, bu rejimin kurulmasından önce Filistin topraklarını nasıl tasvir ettiğidir. Bu çarpıtılmış anlatıda Filistin, boş, ıssız ve kullanılmayan bir toprak olarak sunulmakta; sanki Siyonizmin gelişi öncesinde orada hiçbir tarih, kültür ya da halk yokmuş gibi lanse edilmektedir.
Peki, gerçekten öyle miydi?
"Boş toprak" efsanesi, Filistin’in işgalini meşrulaştırmak için Siyonist propagandanın temel sütunlarından biridir. İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın, Filistin’in 1800 yılında ıssız ve terkedilmiş bir çöl olduğu yönündeki iddiası, tamamen temelsiz ve yanlıştır. Araştırmalar göstermektedir ki, o dönemde Filistin canlı, aktif ve yeşil bir Akdeniz toplumu idi. Tarım arazileri, ticari limanlar ağı, iç bölgeler arasındaki kara yolları ve Kudüs ile Beytüllahim gibi tarihî şehirler, bu bölgenin sosyal ve ekonomik canlılığının göstergeleridir.
Gerçekte, "boş toprak" efsanesi, tarihî, arkeolojik, kültürel ve demografik verilerle açık bir şekilde çelişmektedir. İsrail’in kuruluşundan önceki Filistin tarihine dair ayrıntılı incelemeler, bu toprakların terkedilmiş bir çöl değil, canlı, kalabalık ve belirgin tarihî-siyasal kimliğe sahip bir toplum olduğunu ortaya koymaktadır. Bu, İsrail’in resmî anlatılarının kasıtlı olarak görmezden geldiği bir gerçektir. İsrail ve destekçilerinin yaydığı yaygın anlatıya göre Filistin, Siyonizmin gelişi öncesinde boş, çorak ve sahipsiz bir topraktı. Bu efsane bugün bile İsrail’in ders kitaplarında ve resmî medyasında işlenmeye devam etmekte ve bu toprakların işgali ile İsrail’in kuruluşunu meşrulaştıran ideolojik bir temel olarak sunulmaktadır. Ancak tarihsel veriler, arkeolojik bulgular ve yerli ve uluslararası belgeler, bu sahte anlatının aksini göstermektedir.
"Filistin" ismi, tarihî kaynaklara Antik Roma İmparatorluğu döneminde girmiştir. Bu isim, daha sonra Bizans (Doğu Roma) döneminde de bu bölge için kullanılmıştır. O dönemde Filistin’in yerli halkı, imparatorluğun büyük toplumu içinde yer almaktaydı. İslam’ın 7. yüzyılda ortaya çıkışıyla birlikte Filistin, Müslümanlar için önemli bir toprak hâline geldi; çünkü burada ilk kıble ve İslam’ın üçüncü kutsal mekânı olan Mescid-i Aksa bulunmaktadır. Bu tarihten sonra Filistin, yüzyıllar boyunca Arap ve İslam dünyasının bir parçası olarak kaldı. Hatta Haçlı Seferleri gibi dönemlerde bile, ki bu zamanlarda kontrol bir süreliğine Hristiyanların eline geçmişti, bu topraklar dinî ve siyasî imparatorlukların dikkat merkezinde olmaya devam etti.
16. yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Filistin, Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde kaldı. Bu dönem, modern Filistin toplumunun oluşumunda önemli bir rol oynamıştır. Osmanlılar bu topraklara ulaştığında, karşılarında çoğunluğu kırsal alanda yaşayan, Müslüman ve Arapça konuşan bir toplum vardı. O dönemde nüfusun sadece yaklaşık %5’ini Yahudiler oluşturuyordu ve az sayıda Hristiyan azınlık da bölgede yaşıyordu. İsrail’in resmî propagandalarının aksine, Yahudiler o dönemde yalnızca azınlık değil, aynı zamanda çoğu Siyonist göç fikirlerine de karşıydı.
Kültürel açıdan Filistin halkı, kendine özgü bir kimliğe sahipti: kendilerine has Arapça lehçeleri vardı, yerel gelenek ve göreneklerini sürdürmekteydiler ve dünya haritalarında ve resmî belgelerde “Filistin” adlı bir bölgenin sakinleri olarak tanınıyorlardı. Siyonist hareketin resmî olarak başlamasından önce bile, topraklarına olan bağlılık duygusu, milliyetçilik ve bağımsızlık arzusu Filistinli elitler arasında hızla yayılmaktaydı. Aynı dönemde Orta Doğu’nun diğer bölgelerinde de gelişmekte olan Arap milliyetçiliği, Filistin’i de etkiledi. Bu düşünceler, bölgeye Hristiyanlığı yaymak için gelen Amerikalı misyonerler aracılığıyla da aktarılmış ve kısa sürede Arap entelektüeller tarafından bağımsız bir düşünsel akıma dönüştürülmüştür.
Müslüman ve Hristiyan milliyetçi gruplar kısa sürede Filistin’de örgütlenerek önce özerklik, ardından da Osmanlı’dan bağımsızlık talep ettiler. Hatta bazı yerli Yahudiler de bu akımlara destek verdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü arifesinde Filistin, kendini modern bir ülke olarak tanımlama yoluna girmişti. 20. yüzyılın başlarında yayımlanan “Filistin” gibi gazeteler de bu yeni kimliğin yansımalarıydı.
Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte İngiltere’nin Filistin üzerindeki mandası başladı ve Avrupa ile diğer bölgelerden zorunlu olarak göç eden Yahudilerin gelişiyle bu toprakların tarihî dengesi derin şekilde değişti. İngiltere, siyasî anlaşmalarında Filistin’in kime ait olduğunu net olarak belirtmedi: yerli Araplara mı, yoksa göçmen Yahudilere mi? Bu belirsizlik, Siyonistlerin Filistin topraklarını aşamalı olarak işgal etmelerinin önünü açtı. Yeni sınır yapıları da Siyonistlere, “Eretz Yisrael” (İsrail toprağı) kavramını Yahudiler için meşru bir vatan olarak gösterebilme fırsatı verdi.
"Filistin boş bir topraktı" efsanesi, İsrail’e meşruiyet kazandırma çabalarının temel taşlarından biri olsa da, tarihî belgeler, kültürel kanıtlar ve demografik gerçekler, Filistin’in hiçbir zaman boş olmadığını göstermektedir. Bu topraklar, Arap dünyasının canlı bir parçasıydı ve ulusal bağımsızlık ile modernleşme sürecine girmişti.
İlan Pappe, “İsrail Hakkında 10 Yaygın Yanlış” adlı kitabında, belgelerle ve tarafsız bir şekilde Siyonizmin, sahte bir anlatı oluşturarak Filistin ve halkının kimliğini yok saymaya çalıştığını ortaya koymaktadır.
Gerçekte, Siyonizmin gelişi öncesinde Filistin yalnızca boş olmayan bir yer değildi; aynı zamanda canlı, yeşil, kalabalık ve tarihî bir kimliğe sahip bir topraktı. Ancak Siyonist projenin gelişi, bu doğal gelişim ve bağımsızlık sürecini kesti ve yüzyıllardır bu topraklarda yaşamış halk için tarihî bir felakete dönüştü.