İran ve Hizbullah Lübnan Arasındaki Stratejik Bağ
Hizbullah Hareketi, 40 günlük savaş sırasında İran ve direnişi desteklemek amacıyla sahaya indi ve Siyonist rejime karşı saldırılarını başlattı.
40 günlük savaşın sona ermesi ve Trump tarafından iki haftalık ateşkes ilan edilmesinin ardından İran, herhangi bir ateşkesin ön koşulu olarak kapsamlı olmasını belirtti ve nihayetinde Hizbullah da ateşkes kapsamına alındı. Ancak beklendiği gibi, Siyonist rejim eski alışkanlığına göre hiçbir taahhüdüne bağlı kalmadı ve Hizbullah’a yönelik saldırılarını başından beri dağınık bir şekilde sürdürdü ve son günlerde yoğunlaştırdı. Bu durum, İran’ın Hizbullah ile olan ilişkisinin türüne ciddi bir şekilde dikkat edilmesi gerektiğini daha da önemli hale getirdi.
İran ve Hizbullah arasındaki ittifak, klasik diplomasi çerçeveleri veya geçici siyasi koalisyonlar kapsamında anlaşılamaz. Bu ilişki, kısa vadeli güç hesaplarının bir ürünü olmaktan çok, tehditlerin anlaşılması, güvenliğin tanımlanması ve hatta bölgesel düzenin ortak bir vizyonu konusunda stratejik bir örtüşmeden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Lübnan’daki son gelişmelerin herhangi bir gerçekçi analizi, bu derin bağın anlaşılması olmadan eksik ve yüzeysel kalacaktır.
Sahada yaşananlar, bölgesel denklemleri yeniden düzenlemeye yönelik daha büyük bir stratejinin parçasıdır. Bu strateji, 7 Ekim’de gerçekleşen Aksa Tufanı Operasyonu’ndan bu yana Tel Aviv’in siyasi ve güvenlik literatüründe resmi olarak yerleşmiştir: Direniş eksenini yıpratma ve nihayetinde ortadan kaldırma çabası. Bununla birlikte, saha gerçekliği, ciddi zararlar verilmesine rağmen, bu eksenin hiçbir unsurunun, Lübnan Hizbullah’ı da dahil olmak üzere, ciddi şekilde zayıflamadığını göstermiştir.
Bu arada, Hizbullah’ın rolü yalnızca Lübnan’daki bir oyuncu olarak değil, aynı zamanda bölgesel caydırıcılık mimarisinin ana sütunlarından biri olarak da önem kazanmaktadır.
Bu konum, Lübnan’a yönelik bir saldırının, daha geniş bir analizde, tüm direniş ağı üzerindeki bir baskı anlamına gelmesine neden olmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, İran’ın Hizbullah ile olan ilişkisi, anlık bir destek ilişkisi değil, bölgedeki artan güvenlik baskılarına karşı bir denge mantığının parçasıdır.
Daha da önemlisi, İsrail’in bu dönemdeki saldırılarının yoğunlaşmasının yalnızca askeri bir boyutu bulunmamaktadır. Bu eylemler, bölgesel ve trans-bölgesel düzeyde devam eden daha geniş diplomatik gelişmelerle doğrudan bağlantılıdır. Özellikle İran ve Amerika arasındaki dolaylı müzakereler ve diyalogların hassas dönemlerinde, Lübnan cephesindeki gerilimin artması, oyun alanını değiştirme ve müzakere taraflarına yeni hesaplamalar dayatma çabası olarak analiz edilebilir. Başka bir deyişle, Lübnan sahası, diplomasi düzeyinde bir baskı aracına dönüşmüştür.
Bu değerlendirmelerin yanı sıra, İsrail’deki iç siyaset boyutuna da dikkat etmek gerekmektedir. Bizzat Binyamin Netanyahu, savaş durumunun devamının kendisi için yalnızca bir güvenlik zorunluluğu değil, aynı zamanda bir siyasi araç olduğu bir durumda bulunmaktadır. Çatışmaların uzaması, onun iç krizleri yönetme ve hukuki ve siyasi baskıları erteleme imkanı sağlamaktadır. Bu nedenle, işgal altındaki Filistin’in kuzey cephesindeki gerilimin devamı, yalnızca askeri hesaplamaların ötesinde bir çerçevede görülmelidir.
Bu koşullar altında İran, Lübnan’daki gelişmelere yönelik bakış açısını tutarlı ve aktif bir strateji çerçevesinde düzenlemektedir. Lübnan Hizbullah’ı, yalnızca başka bir ülkedeki bağımsız bir oyuncu değil, aynı zamanda son yıllarda bölgedeki güç dengesinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamış bir ağın parçasıdır. Dolayısıyla, ona yönelik herhangi bir tehdit, pratikte bu dengeye yönelik bir tehdit olarak kabul edilmektedir.
Bu açıdan bakıldığında, İran’ın Hizbullah’a verdiği destek stratejik bir gerekliliktir. Bu destek, siyasi, medyatik ve diplomatik düzeylerde devam etmeli ve aynı zamanda bölgesel güvenliğe yönelik daha geniş bir bakış açısının parçası olarak tanımlanmalıdır. Özellikle bölgesel dosyaların birbirinden ayrılmasına yönelik çabaların olduğu bir ortamda, direnişin farklı cepheleri arasındaki bütünlüğün korunması büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, bugün Lübnan’da yaşananlar yalnızca yerel bir kriz değil, aynı zamanda Batı Asya’nın gelecekteki düzeninin tanımı üzerindeki daha geniş bir çatışmanın parçasıdır. Böyle bir sahnede Hizbullah, tali bir değişken değil, belirleyici değişkenlerden biridir. Bu nedenle, İran’ın bu akımla olan ilişkisi, kısa vadeli siyasi hesapların ötesinde görülmeli ve istikrarlı bir stratejik bağ olarak anlaşılmalıdır; bu bağ, önümüzdeki yıllarda bölgesel dengenin ana direklerinden birini oluşturmaktadır./