Latin Amerika Ülkeleri Neden ABD Müdahaleciliği Karşısında Çifte Standart Sergiliyor?
Parstoday – Mercosur Zirvesi’nde, Latin Amerika liderlerinin ABD’nin müdahaleci politikalarına ilişkin görüş ayrılıkları bir kez daha gün yüzüne çıktı.
Parstoday’in haberine göre, Mercosur Zirvesi’nde Brezilya Cumhurbaşkanı ABD’nin Venezuela’daki askeri varlığını “insani bir felaket” olarak nitelendirirken, Arjantin Cumhurbaşkanı Washington’un Karakas üzerindeki baskısını memnuniyetle karşıladı. Toplantıda Brezilya Cumhurbaşkanı Lula da Silva, kararlı bir dille ABD’nin askeri müdahalesini “insani bir felaket” olarak tanımladı ve bölgedeki yabancı güçlerin varlığının Malvinas (Falkland) Savaşı’nı hatırlattığını, bunun Güney Amerika uluslarının bağımsızlığı için bir tehdit olduğunu vurguladı. Lula, barışçıl çözümler bulunması gerektiğini belirterek Washington ile Karakas arasında arabuluculuk yapma önerisini dahi gündeme getirdi. Buna karşılık Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, ABD’nin baskılarını ve Trump’ın Venezuela’ya yönelik tehditlerini destekleyerek, Maduro yönetiminin bölge üzerinde “karanlık bir gölge” oluşturduğunu ve bunun dış destekle sona erdirilmesi gerektiğini savundu.
Bölgenin iki büyük ülkesi arasındaki bu açık görüş ayrılığı, Latin Amerika’nın ortak krizler karşısında hâlâ tek bir tutum geliştiremediğini ve iki farklı siyasi ve düşünsel akım arasında gidip geldiğini göstermektedir. Aslında bu tablo, kıtanın dış politikasında uzun yıllardır var olan bir gerçeği yeniden ortaya koymuştur: ABD’nin rolü ve Venezuela krizi karşısındaki ikili yaklaşım.
Bu ikili tutumun kökleri, Latin Amerika ülkelerinin yabancı güçlerle olan uzun tarihine dayanmaktadır. Avrupa sömürgeciliği ve ardından ABD’nin askeri darbelerden Soğuk Savaş dönemindeki diktatörlüklere desteğe kadar uzanan müdahaleleri, bölge yöneticilerinin büyük bir kısmını yabancı askeri varlığa karşı son derece hassas hâle getirmiştir. Lula’nın Malvinas Savaşı’na yaptığı gönderme de, dış güçlerin askeri varlığının yarattığı ulusal aşağılanma hafızasının hâlâ canlı olduğunu göstermektedir. Buna karşılık, iç siyasi ve ekonomik krizlerle boğuşan bazı ülkeler, ABD baskısını bir değişim fırsatı olarak görmekte ve kısa vadeli çıkarlarıyla uyumlu değerlendirmektedir.
Bu görüş ayrılığı, Latin Amerika’daki sol ve sağ akımlar arasındaki tarihsel mücadelenin de bir yansımasıdır. Venezuela ve Küba gibi sol eğilimli hükümetler, bölgesel bağımsızlık, sosyal adalet ve emperyalizm karşıtlığına vurgu yapmakta ve bu nedenle ABD müdahalesine karşı çıkmaktadır. Buna karşın, Milei liderliğindeki Arjantin gibi sağcı veya liberal hükümetler, Washington’un politikalarını kendi yaklaşımlarıyla uyumlu görmekte ve dış baskıyı desteklemektedir.
Venezuela krizi ve ABD’nin bu ülkeye yönelik fiili “ilan edilmemiş savaşı” da bu ayrışmayı derinleştirmiştir. Bazı Latin Amerika ülkeleri ABD ve Batılı müttefikleriyle birlikte Maduro hükümetini gayrimeşru saymakta ve rejim değişikliğini gerekli görürken; sol eğilimli ülkeler Maduro’ya destek vermekte ve ABD müdahalelerine karşı çıkmaktadır.
Ekonomik faktörler de bu ikili tutumda önemli rol oynamaktadır. Arjantin gibi ABD yatırımı ve mali desteğine ihtiyaç duyan ülkeler Washington’a daha yakın durmakta ve politikalarını ABD çizgisine yaklaştırmaktadır. Buna karşılık Brezilya ve Meksika gibi daha fazla ekonomik bağımsızlık arayışında olan ülkeler ABD baskılarına direnmektedir. Venezuela’nın devasa petrol kaynakları da bu ayrışmayı derinleştirmektedir; zira bu kaynaklar ABD ve müttefikleri için hayati öneme sahiptir ve bazı bölge ülkeleri enerji ihtiyacı nedeniyle farklı tutumlar benimsemektedir.
Jeopolitik açıdan bakıldığında ise ABD, Monroe Doktrini’nden bu yana Latin Amerika’yı kendi “arka bahçesi” olarak görmüş ve bölgedeki nüfuzunu korumaya çalışmıştır. Latin Amerika ülkeleri bu anlayış konusunda da bölünmüştür: Bazıları hiçbir dış etkiyi kabul etmezken, bazıları Washington’un sunduğu ayrıcalıkları bir fırsat olarak değerlendirmektedir. Bu durum, kimi ülkelerin ABD baskısını denge unsuru olarak görmesine, kimilerinin ise bunu egemenliğe yönelik bir tehdit olarak algılamasına yol açmaktadır. Çin ve Rusya gibi diğer küresel aktörlerin bölgedeki varlığı da bu ikiliği daha da keskinleştirmiştir; bazı ülkeler ABD müdahalesini bu güçlere karşı bir denge olarak görürken, diğerleri bunu tehlikeli ve istikrarsızlaştırıcı bulmaktadır.
Bu çifte tutumun sonuçları ise oldukça ağırdır. Öncelikle bölgesel bütünlüğü zayıflatmakta ve Latin Amerika’nın krizler karşısında ortak bir aktör olarak hareket etmesini engellemektedir. İkinci olarak, hükümetler arasındaki görüş ayrılıkları, özellikle ABD başta olmak üzere yabancı güçlerin nüfuzunu artırmakta ve bölgesel bağımsızlığı tehdit etmektedir. Üçüncü olarak, Washington’un baskılarının askeri bir müdahaleye dönüşmesi hâlinde, ülkeler arasındaki bölünmeler krizi derinleştirebilir ve hatta bölge halkları arasında daha geniş çatışmalara yol açabilir. Bu ikilik, Latin Amerika’da demokrasi ve insan haklarının geleceği üzerinde de gölge oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, bölge ülkelerinin Venezuela krizi ve ABD müdahaleciliği karşısındaki çelişkili tutumu; dış güçlerle karmaşık tarihsel ilişkilerin, iç siyasi ve ideolojik bölünmelerin, ekonomik bağımlılıkların ve jeopolitik rekabetlerin bir yansımasıdır. Bu durum, Latin Amerika’nın dış politikasında hâlâ ortak bir kimlik oluşturamadığını; bağımsızlık ile bağımlılık, sol ile sağ ve kısa vadeli çıkarlar ile uzun vadeli hedefler arasında sıkışıp kaldığını göstermektedir. Bölgenin geleceği büyük ölçüde liderlerinin ortak, barışçıl çözümler üretme becerisine bağlıdır; bu çözümler gerçek bağımsızlığı korumalı, ABD hegemonyasını sınırlamalı ve iç krizleri yabancı askeri müdahalelere başvurmadan yönetebilmelidir.