Avrupa’da İslamofobi neden artıyor?
Pars Today – Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın (FRA) 2025 tarihli yeni raporu, Avrupa genelinde İslamofobinin yaygınlaşmasına dair benzeri görülmemiş bir tablo ortaya koyuyor.
Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın (FRA) son raporu, Müslüman karşıtı ırkçılığın artık istisnai ya da marjinal bir tepki olmaktan çıktığını; Avrupa’nın kurumsal, siyasi ve medya yapılarının bir parçası hâline geldiğini gösteriyor. FRA’ya göre 2025 yılında Müslümanlara yönelik nefret söylemi ve ayrımcılığa dair belgelenmiş vakalar, son on yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Bu olgu sokaktan sosyal medyaya, iş hayatından eğitim ortamlarına kadar geniş bir alanı kapsıyor.
FRA’nın saha araştırması sonuçlarına göre, Avrupa Birliği’nde yaşayan her iki Müslümandan biri doğrudan ayrımcılık ya da ırkçı aşağılamaya maruz kaldığını bildiriyor. Bu oran 2016’da yüzde 39 iken 2025’te yüzde 47’nin üzerine çıkmış durumda. Müslüman kadınlar, özellikle İslami kıyafetleri nedeniyle iş hayatından dışlanma, hakaret ve tehditlere daha fazla maruz kalıyor. Aynı zamanda yargı sistemi ve devlet kurumlarına yönelik yaygın güvensizlik, birçok mağdurun şikâyette bulunmaktan kaçınmasına yol açıyor; bu durum resmî veriler ile sahadaki gerçeklik arasında ciddi bir fark yaratıyor.
Birleşik Krallık’ta, denetleyici kuruluş Tell MAMA verileri, 2025 yılının son on yılın en yüksek İslam karşıtı saldırı oranlarına sahne olduğunu ortaya koyuyor. Sokak saldırılarından çevrim içi hakaretlere, camilere yönelik vandalizmden Müslüman aktivistlere yönelik tehditlere kadar nefret söylemi ve saldırıların kapsamı öyle genişledi ki, Britanya Parlamentosu “İslamofobi”nin resmî tanımını yeniden gündemine almak zorunda kaldı.
Buna karşılık, siyasi ve hukuki çekinceler öne süren muhalifler bu süreci durdurdu. Böylece Müslümanlara yönelik ayrımcılıkla mücadelede şeffaf ve bağlayıcı bir hukuki mekanizmanın eksikliği sorunu varlığını sürdürdü.
Fransa’da ise kimlik ve göç tartışmalarının sertleşmesiyle birlikte, camilere yönelik saldırılar ve bir ibadet edenin öldürülmesi gibi Müslümanlara karşı şiddet olayları, katı laiklik politikaları, dinin güvenlikçi bir bakışla ele alınması ve toplumsal nefreti artıran etkiler arasındaki ilişkiyi yeniden gündeme taşıdı.
Bu ülkedeki akademik araştırmalar, siyasi ve medya söyleminin Müslümanların dışlanmasına doğrudan meşruiyet kazandırdığını gösteriyor. Güvenlik gerekçesiyle yürütülen idari ve denetleyici uygulamaların, orantısız biçimde Müslüman aileleri ve dini kurumları hedef aldığına dikkat çekiliyor.
Almanya da bu tablonun dışında değil. İçişleri Bakanlığı 2025 yılında yüzlerce İslamofobik suçun kaydedildiğini açıklasa da, sivil toplum kuruluşları ve araştırmacılar birçok vakanın ya hiç bildirilmediğini ya da resmî istatistiklerde farklı başlıklar altında yer aldığını vurguluyor. Aynı zamanda, katı göç politikalarının Gazze savaşı sonrası oluşan atmosfer ve İsrail’e koşulsuz siyasi destekle birleşmesi, özellikle Müslümanların sesini taşıyan Filistin yanlısı protestoların güvenlik şüphesiyle karşılanmasına ve artan kısıtlamalara maruz kalmasına zemin hazırladı.
Danimarka ve Avusturya’da da aşırı sağ partilerin güç kazanmasıyla birlikte, İslam karşıtı söylemler resmî politikalara daha fazla yaklaşmış durumda. European Islamophobia Report 2024 bu süreci “ırkçılığın normalleşmesi” olarak tanımlıyor.
Avrupa genelinde, Gazze savaşı sonrasında Filistin yanlısı protestoların kriminalize edilmesiyle İslamofobi yeni boyutlar kazandı. Pek çok Müslüman aktivist güvenlik gözetimine alındı ve sivil protestoları “aşırılıkçılık” etiketiyle bastırıldı. Analistler bu süreci “Müslüman olmanın güvenlikleştirilmesi” olarak nitelendiriyor.
Bu durum, dini kimliğin şüpheli ve siyasi bir meseleye dönüştüğü bir ortam yaratıyor. Avusturya’da yalnızca 2023 yılında Müslümanlara yönelik 1500’den fazla nefret suçu kaydedildi; bu, 2015 mülteci krizinden bu yana görülen en yüksek rakam. Finlandiya’da Müslümanların yüzde 63’ü iş piyasasında ayrımcılık yaşadığını belirtirken, Fransa ve Almanya’da okullar ve üniversitelerde İslami kıyafetlere yönelik yeni yasaklar uygulamaya konuldu. Bu baskılar yalnızca iç politikalara özgü değil; aynı zamanda seçim rekabetlerinin ve sağ popülist partilerin kültürel korkuları istismar etmesinin doğrudan bir yansıması.
Avrupa Komisyonu resmî açıklamalarında “ırkçılıkla mücadele ve din özgürlüğünün korunması” vurgusu yapsa da, sahadaki gerçeklik söylem ile uygulama arasındaki çelişkiye işaret ediyor. Güvenlik ya da aşırıcılıkla mücadele adına hayata geçirilen pek çok politika, fiilen Müslümanların denetlenmesi ve sınırlandırılması sonucunu doğuruyor.
Bugün Avrupa’daki İslamofobi yalnızca kültürel bir kriz değil; Batı’nın ahlaki ve hukuki inandırıcılığının aşınmasının da bir göstergesi. Kendini özgürlük ve insan haklarının savunucusu olarak tanımlayan Avrupa, 26 milyondan fazla nüfusa sahip ikinci en büyük dini gruba yönelik yapısal ayrımcılığı düzeltmekte kronik bir yetersizlik sergiliyor.
FRA’nın uyardığı üzere, Müslüman karşıtı ırkçılık cevapsız kalmaya devam ederse, yalnızca Avrupa’nın toplumsal bütünlüğü daha fazla zarar görmeyecek; insan haklarını savunma iddiası da giderek daha boş bir söyleme dönüşecektir.