ABD borç faizi için ordudan daha fazla harcama yaparken, nasıl bir gelecek bekleniyor?
Pars Today – Son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri büyük bir mali zorlukla karşı karşıya kalmıştır. Ulusal borcun faiz ödemeleri, savunma bütçesini geride bırakmıştır. Son on yıllarda ilk kez yaşanan bu durum, kamu borcunun bu ülkenin ekonomisi ve ulusal gücü üzerindeki giderek artan baskısını göstermektedir.
ABD Kongre Bütçe Ofisi’nin (CBO) tahminlerine göre, faiz giderleri 2026 yılında 1 trilyon dolara ulaşacak ve önümüzdeki on yılda toplam 13,8 trilyon dolara çıkacaktır. Bu rakam, öngörülen toplam savunma harcamalarından 4,3 trilyon dolar daha fazladır.
ABD’nin ulusal borcu şu anda 38 trilyon doların üzerindedir. Net faiz ödemeleri 2025 mali yılında yaklaşık 970 milyar dolara ulaşırken, savunma bütçesi yaklaşık 913 milyar dolar olmuştur. Bu eğilim 2026 mali yılının ilk çeyreğinde (Ekim–Aralık 2025) de devam etmiş; bu dönemde faiz ödemeleri 270,3 milyar dolar, savunma harcamaları ise 266,9 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Kongre Bütçe Ofisi’nin tahminlerine göre, faiz giderleri 2026’da 1 trilyon dolara ulaşacak ve 2026–2035 döneminde toplam 13,8 trilyon doları bulacaktır. Bu da savunma harcamaları için öngörülen toplam tutardan 4,3 trilyon dolar fazladır.
Bu rakamlar yalnızca tarihî rekorlar kırmakla kalmamakta, aynı zamanda faiz ödemelerini sosyal güvenlikten sonra bütçedeki ikinci en büyük kalem hâline getirmektedir. Faiz giderleri, Medicare ve Medicaid gibi sosyal programları geride bırakmış ya da onları geçmek üzeredir. Bu durumun ortaya çıkmasında; geçmiş on yıllardan biriken borçlar, sürekli bütçe açıkları (yıllık yaklaşık 1,8 trilyon dolar) ve Kovid-19 salgını sonrası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faiz oranlarını yükseltmesi gibi etkenlerin birleşimi rol oynamaktadır.
2020 yılından önce yıllık faiz giderleri yaklaşık 350–400 milyar dolar düzeyindeydi. Ancak faiz oranlarının yüzde 4–5 seviyelerine çıkması ve borcun büyümesiyle birlikte bu tutar iki kattan fazla artmıştır. Gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) oranla faiz giderleri 2026’da yüzde 3,2’ye ulaşacak; bu oran, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en yüksek seviyedir ve 2035 yılına kadar yüzde 4,1’e yükselmesi beklenmektedir. Bütçe açığının azaltılması veya vergi gelirlerinin artırılması gibi yapısal reformlar yapılmadığı sürece bu eğilim devam edecek ve bir kısır döngüye yol açabilecektir.
Ekonomik açıdan bakıldığında, faiz giderlerinin savunma bütçesini aşması federal bütçe üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır. Faiz ödemeleri artık eğitim, araştırma-geliştirme ve altyapı gibi alanlara yapılan harcamalardan daha fazla pay almaktadır. Bu durum, ABD’nin uzun vadeli ekonomik büyümesini tehdit etmektedir. Alacaklılara (Çin, Japonya ve yerli yatırımcılar gibi) yapılan ödemeler, üretken yatırımlardan uzak kalmakta ve ekonomik büyüme hızının düşmesine yol açabilmektedir.
Tahminlere göre, faiz oranları öngörülen seviyelerin üzerine çıkarsa (örneğin enflasyon ya da küresel krizler nedeniyle), faiz giderleri 2035 yılında 2,3 trilyon dolara ulaşacak ve bütçenin yüzde 21’ini oluşturacaktır. Bu oran, savunma ve sosyal harcamalar gibi tüm ihtiyari programların toplamından daha fazla olacaktır. Ayrıca, devlet borcunun faiz yükünün artması, enflasyonist ve mali riskleri de beraberinde getirecektir.
ABD hükümeti bütçe açığını finanse etmek için daha fazla hazine tahvili ihraç etmektedir. Bu durum faiz oranlarını daha da yükseltebilir ve daha fazla borçlanmaya dayalı bir döngü yaratabilir. Kötümser bir senaryoda bu süreç, doların değer kaybetmesine, ithalat maliyetlerinin artmasına (gelir sağlayıcı ancak enflasyonist etkileri olan Trump dönemi tarifeleriyle birlikte) ve küresel yatırımcı güveninin azalmasına yol açabilir. Ekonomistler, bütçenin büyük bir bölümünün faiz ödemelerine ayrılması nedeniyle ABD’nin gelecekteki krizlerle —örneğin ekonomik durgunluklar veya doğal afetlerle— mücadele etme kapasitesinin sınırlanacağı konusunda uyarıyor.
Sonuçta bu baskı, vergilerin artırılmasına veya kamu hizmetlerinin azaltılmasına yol açabilir; bu da ekonomik eşitsizliği derinleştirerek büyümeyi yavaşlatır. Ulusal ve uluslararası güç bağlamında ise bu eğilim, ABD’nin konumunu doğrudan etkilemektedir. Ülkenin askerî gücünün sembolü olan savunma bütçesi artık faiz giderlerinin gölgesinde kalmıştır. Bu durum, ABD’nin ileri askerî teknolojilere, insan kaynağına ve küresel operasyonlara yatırım yapma kapasitesini azaltabilir.
Kamu borcu GSYH’sinin yalnızca yüzde 60’ı seviyesinde olan Çin ile (ABD’de bu oran yaklaşık yüzde 120’dir) artan rekabet dikkate alındığında, ABD silahlanma ve inovasyon yarışında geride kalabilir. Çin, kaynaklarının daha büyük bir bölümünü orduya, yapay zekâya ve Kuşak ve Yol Girişimi gibi küresel altyapı projelerine ayırabilirken, ABD bütçesinin önemli bir kısmını borç faizine harcamaktadır.
Buna ek olarak, dış alacaklılara olan bağımlılık (Çin’in yaklaşık 1 trilyon dolarlık ABD tahvili bulundurması gibi) jeopolitik baskı unsurları yaratabilir. Bu ülkelerin tahvil satması ya da alımları azaltması hâlinde ABD’de faiz oranları yükselir ve ekonomi zarar görür; bu da diplomatik nüfuzu zayıflatır. Küresel ölçekte ise ABD’nin yüksek borcu, doların dünya rezerv parası olması nedeniyle küresel finansal istikrarı tehdit edebilir.
Olası bir borç krizi, 2008 benzeri ekonomik şoklara yol açabilir; bu da ABD’nin yumuşak gücünü zayıflatırken Avrupa Birliği veya Rusya gibi rakipleri güçlendirebilir. Sonuç olarak, borç faizinin savunma bütçesini aşması ABD için ciddi bir uyarı niteliğindedir. Harcamaların kontrol altına alınması, gelirlerin artırılması ya da borç konusunda yeniden müzakere gibi reformlar yapılmadığı takdirde, bu eğilim ekonomik ve jeopolitik bir gerilemeye yol açabilir.