Sömürge döneminde Almanya’nın tıbbi suçları: Bilim bayrağı altında ölüm laboratuvarları
Pars Today – Modern tıp her zaman insanlığı kurtarmanın ve etik kazanımların sembolü olarak görülmüştür. Ancak sömürgeciliğin tarihin en karanlık sayfalarında, bu hayat kurtarıcı bilim; işkence, soykırım ve ırksal üstünlük iddialarını kanıtlamanın bir aracına dönüştürüldü.
Sömürgeci güçler arasında Alman İmparatorluğu, tıbbın sömürgeci hedefler için sistematik biçimde kötüye kullanılmasının en çarpıcı ve dehşet verici örneklerinden birini sundu. 1884 ile 1918 yılları arasında, Alman İmparatorluğu’nun bayrağı Afrika, Okyanusya ve Asya’daki topraklar üzerinde dalgalanırken, tıp etik yolundan saptı ve egemenliğin en korkunç araçlarından biri hâline geldi. Cerrahın neşteri canları iyileştirmekten çıkıp, sözde “aşağı” ırkları bilimsel olarak incelemenin silahına dönüştü; araştırma laboratuvarları ise yerli insanların bedenlerinin etik dışı deneylerde tüketilebilir malzemeye indirgendikleri işkence odalarına dönüştü.
Bu örgütlü suçların kökleri, 19. yüzyıl Almanya’sındaki bilimsel söylemde yatıyordu. Daha sonra Nazi ırk ideolojisine ilham veren Dr. Eugen Fischer gibi teorisyenler ve Ernst Haeckel gibi biyologlar, sözde bilimsel yorumlarla bir ırksal hiyerarşi inşa ettiler; bu hiyerarşinin tepesine beyaz Avrupalıları, en altına ise Afrikalıları ve Okyanusya halklarını yerleştirdiler. Bu teoriler, sömürgelerde işlenen her türlü suç için gerekli “bilimsel” meşruiyeti sağladı.
Güneybatı Afrika’da (bugünkü Namibya) — 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Herero ve Nama halklarına yönelik katliamların sahnesinde — tıp bu felakette merkezi bir rol oynadı.
Almanlar, özellikle Güneybatı Afrika’daki sömürgelerinde, yerli halkı kontrol etmek ve bastırmak amacıyla acımasız tıbbi deneyler yürüttüler. Herero ve Nama savaş esirlerinin tutulması için kurulan Shark Island gibi zorunlu çalışma kamplarında, insanlar tıbbi deneylerin yanı sıra kimyasal ve biyolojik testler için de kullanıldı.
Bu kamplarda hijyen koşulları son derece kötüydü ve birçok yerli insan hastalıklar, yetersiz beslenme ve zorla çalıştırma nedeniyle hayatını kaybetti. Bunun yanı sıra pek çok mahkûm, rızaları olmaksızın tıbbi deneylere maruz bırakıldı. Bu deneyler; hastalık etkenlerinin enjekte edilmesini, zehirli ilaçların denenmesini ve izinsiz cerrahi müdahaleleri kapsıyordu. Bazı durumlarda Alman doktorlar, “inceleme” amacıyla mahkûmların uzuvlarını dahi kestiler.
Alman sömürge döneminde tıp, doğrudan ırkçı ideolojiyle bağlantılıydı. Tıbbi ve beşerî bilimler, ırkçı düşünceleri kanıtlamak için kullanılıyor; yerli ırkların fiziksel ve zihinsel olarak Avrupalılardan aşağı olduğu ve bu nedenle kontrol edilip sömürülmeleri gerektiği iddia ediliyordu.
Bu yaklaşımın en açık örneklerinden biri, Namibya’daki Herero halkı üzerinde yapılan tıbbi deneylerdi. Alman doktorlar, Herero ve Nama halklarının fiziksel özelliklerini inceleyerek ırk teorilerini kanıtlamaya çalıştılar. Kafatası ölçümleri ve bunların Avrupalıların kafataslarıyla karşılaştırılması, ırksal farklılıkları “göstermeyi” amaçlayan yaygın yöntemlerden biriydi. Bu tıbbi suçlar yalnızca Namibya ile sınırlı kalmadı.
Almanya, Tanzanya, Ruanda ve Burundi’nin bazı bölgelerini kapsayan Doğu Afrika’daki sömürgelerinde de Namibya’dakilere benzer tıbbi deneyler yürüttü. Bu deneylerin açık örneklerinden biri, savaşlar ve isyanlar sırasında yerli halk üzerinde gerçekleştirilen biyolojik ve kimyasal testlerdi. Tanzanya’daki Maji-Maji İsyanı (1905) sırasında Alman sömürgeci güçleri, yerli halkı bastırmak için kimyasal silahlar kullandı. Bu zehirli gazlar, insan bedeni üzerindeki etkilerini incelemek amacıyla kasıtlı olarak yerli halk üzerinde denendi.
Ruanda ve Burundi’de ise Alman doktorlar ve antropologlar, ölçüm aletleriyle etnik gruplar arasındaki “doğuştan” farklılıkları kanıtlamaya çalıştılar. Kafatası ölçümleri ve fiziksel özelliklerin incelenmesi yoluyla, Hutu ve Tutsi halkları arasında sözde “bilimsel” ayrımlar yaratılmaya çalışıldı. Bu uygulamalar, yerli halk üzerinde yönetimi kolaylaştırmak için yapay sınırlar oluşturuyordu. Bu karanlık politikaların mirası, daha sonra 1994 Ruanda soykırımına giden yolu da besledi.
Almanya’nın Okyanusya’daki sömürgelerinde Samoa’dan Papua Yeni Gine’ye kadar yerli bedenler birer araştırma nesnesine dönüştürüldü. Şeker kamışı tarımına dayalı bir ekonomide, sömürgeci doktorlar yerli halkın yetersiz beslenme rejimleri altında ağır çalışmaya dayanıklılığını incelediler. Amaç, asgari maliyetle azami ekonomik verim elde etmekti. Bununla eş zamanlı olarak, bu adaların sakinleri benzersiz fiziksel özellikleri nedeniyle ırkçı antropolojik araştırmalar için “ideal denekler” olarak görülüyordu. Harriet Givalteni, çalışmalarında aşağılayıcı fotoğraf çekimlerine, vücut kalıplarının alınmasına ve insanların onurunu hiçe sayan ayrıntılı ölçümlere dikkat çekmiştir. Bazı durumlarda yeni ilaçlar, Avrupalılar üzerinde kullanılmadan önce yerli nüfus üzerinde denenmiştir. Marshall Adaları’nda Alman doktorlar, yerel halk üzerinde çoğu zaman kişileri kasıtlı olarak enfekte ettikten sonra uygun tedavi sunmaksızın — tropikal hastalıkları incelemişlerdir.
En ürkütücü nokta ise bu suçların birkaç sapkın doktorun işi olmaması, aksine bütünlüklü bir bilimsel sistemin parçası olmasıdır. Toplanan insan örnekleri ve veriler doğrudan Almanya’daki saygın bilim merkezlerine gönderiliyordu. Berlin Friedrich-Wilhelm Üniversitesi, Hamburg Tropikal Hastalıklar Enstitüsü ve Berlin Antropoloji Derneği gibi kurumlar, bu etik dışı araştırmaları yalnızca memnuniyetle karşılamakla kalmıyor; fon sağlayarak ve sonuçları saygın dergilerde yayımlayarak onlara bilimsel meşruiyet kazandırıyordu. Sömürgelerde görev yapan doktorlar, insanların acısı ve ölümü üzerine yazılmış makaleler yayımlayarak akademik konumlarını yükseltiyorlardı. Sömürge döneminin sona ermesinden sonra bile, bu “insan örneklerinin” birçoğu on yıllar boyunca Alman müzelerinde tutuldu ve bazıları 21. yüzyıla kadar bu kurumlarda kaldı.