20. Yüzyılın Gizli Soykırımı: Roma, İmparatorluk Hayalini Kanla Yazdığında
Pars Today – 20. yüzyıl, yalnızca insanlığın göz kamaştırıcı ilerlemeleriyle değil, aynı zamanda tarihin en karanlık sayfalarından bazılarıyla da şekillendi.
Afrika kıtasının kalbinde, Libya’da, Avrupa’dan bir sömürgeci güç, bir halkı yok etmeye yönelik şeytani ve sistematik bir planı hayata geçirdi; on binlerce masum insanı ölüme sürükleyen bir suç işlendi. “Şerr” ya da Libya soykırımı olarak bilinen bu olay, sadece yerel bir trajedi değil, sömürgeciliğin gerçek yüzünü açıkça ortaya koyan bir semboldür.Libya soykırımı, bu toprakların halkının kolektif hafızasında “Şerr” adıyla yer etmiş olup, 20. yüzyıldaki sömürgecilik döneminin en karanlık ve en örgütlü felaketlerinden birine işaret eder. Bu büyük trajedi özellikle 1929–1934 yılları arasında, İkinci İtalyan–Senusi Savaşı’nın ardından doruk noktasına ulaştı; bu süreçte, Bingazi ve çevresini kapsayan Doğu Libya’nın (Berka) toplumsal, ekonomik ve insani yapısı neredeyse tamamen yok edildi.Bu felaketin nedenleri; faşist ideoloji, emperyalist rekabet ve Roma İmparatorluğu’nu yeniden diriltme hayalinin kesişim noktasında aranmalıdır. Diğer Avrupa güçlerine kıyasla sömürgecilik sahnesine daha geç katılan İtalya, 1911’de Libya’yı işgal ederek “Büyük İtalya”yı kurmayı ve kendisini bir imparatorluk olarak kabul ettirmeyi hedefliyordu. İtalya’nın faşist lideri Benito Mussolini, Libya’yı ülkesinin “dördüncü kıyısı” olarak adlandırıyor ve tamamen İtalyanlaştırılması gereken bir toprak olarak görüyordu. Ancak bu hayal, bu topraklarda yaşayan Arap ve Berberi yerli nüfusun varlığıyla çelişiyordu. Senusi Hareketi ve efsanevi liderleri Ömer Muhtar öncülüğünde yürütülen sert ve uzun soluklu direniş, Roma’nın yayılmacı planlarının önünde ciddi bir engel haline geldi. Bunun üzerine İtalyan askerî ve siyasi liderleri, sömürgeci hayalin gerçekleşmesi için yerli nüfusun tamamen ortadan kaldırılması gerektiği sonucuna vardılar. Mareşal Pietro Badoglio gibi üst düzey komutanların General Rodolfo Graziani’ye yazdığı mektuplar, bu uğursuz niyeti açıkça ortaya koymaktadır; bu yazışmalarda yenilmiş nüfusun yok edilmesinin gerekliliği açıkça dile getiriliyordu. Arapları ve Berberileri “vahşi” olarak gören sistematik ırkçılık ve aşağılayıcı bakış açısı da bu düşünceyle birleşerek, soykırım boyutlarında bir suç için gerekli siyasi ve zihinsel zemini hazırladı.Bu şeytani planın uygulanması, delice bir titizlik ve sistematik bir şiddetle yürütüldü. Bu soykırımın atan kalbi, geniş bir zorunlu çalışma kampları ağının kurulmasıydı. Tarihî belgeler, en az on altı ana kampın varlığını göstermektedir; bu kamplarda Berka halkından yaklaşık 80 ila 100 bin kişi – yani bölge nüfusunun neredeyse yarısı – hapsedildi. Amaç, Senusi direnişçilerin toplumsal dayanaklarıyla bağını koparmak ve göçebe yaşamın temellerini yok etmekti. Belgeleri günümüze ulaşan nadir örneklerden biri olan Suvani el-Tariyye Kampı da dâhil olmak üzere, bu kamplardaki koşullar bilinçli olarak insanlık dışıydı: açlık, tifüs ve verem gibi bulaşıcı hastalıklar, şiddetli su ve ilaç yetersizliği ve ölümcül kalabalık. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar dâhil olmak üzere binlerce insan bu ölüm alanlarında hayatını kaybetti. Bu dehşetin simgesel zirvesi, Eylül 1931’de Ömer Muhtar’ın, Seluk Kampı’nda 20 bin sivil tutuklunun gözü önünde idam edilmesi oldu; bu, Berka halkının tamamına baskı ve teslimiyet mesajı vermek amacı taşıyordu.Ancak felaket bununla sınırlı kalmadı. Kamplara götürülmeden önce, pek çok insan bu politikanın en korkunç yönlerinden biriyle karşı karşıya kaldı: ölüm yürüyüşleri. Yeşil Dağlar (Cebel el-Ahdar) bölgesindeki on binlerce insan, İtalyan göçmenlerin yerleştirilmesi amacıyla zorla evlerinden sürüldü ve yakıcı çöllere ya da geçici iskân alanlarına göçe zorlandı. Şiddet, dayak ve itiraz edenlerin infazıyla birlikte yürütülen bu zorunlu yolculuklar sırasında, açlık, susuzluk ve bitkinlik nedeniyle sayısız insan hayatını kaybetti. Aynı zamanda İtalyan ordusu, halkın geçim kaynaklarını bilinçli biçimde yok etti. Göçebe ekonomisinin belkemiğini oluşturan hayvanlar kitlesel olarak katledildi; istatistikler felaket boyutundaki düşüşü göstermektedir: 1910’da 126 bin olan koyun ve keçi sayısı 1933’te 22 bine, 83 bin olan deve sayısı ise yaklaşık 2.600’e düştü. Direnişçileri ve sivilleri sudan mahrum bırakmak için kuyular kapatıldı ya da zehirlendi. Bunlara ek olarak, İtalyan ordusu, I. Dünya Savaşı’ndan sonra sivillere karşı kimyasal silahların ilk geniş çaplı kullanım örneklerinden birini, yerleşim alanlarına ve direnişçilere karşı hardal gazı kullanarak kayda geçirdi.Bu soykırımın kesin can kaybı sayısını belirlemek, İtalyan yetkililerin belgeleri yok etme ve haberleri bastırma çabaları nedeniyle her zaman zor olmuştur. Buna rağmen mevcut rakamlar felaketin boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. 1929’da operasyonların başlaması öncesinde yaklaşık 225 bin olan Berka nüfusu, operasyonların sonunda 142 bine düşmüş; bu da nüfusun yaklaşık üçte birinin yok edildiğini göstermektedir. Bu dönemde toplam can kaybının 20 ila 100 bin arasında olduğu tahmin edilmekte, yalnızca 1930 ve 1931 yıllarında isyan suçlamasıyla yaklaşık 12 bin kişinin idam edildiği bildirilmektedir. Birleşmiş Milletler, II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaptığı değerlendirmede, İtalya’nın Libya’daki tüm sömürge dönemi boyunca (1912–1942), savaş, baskı, açlık ve hastalıkla bağlantılı doğal olmayan nedenlerle 250 ila 300 bin Libyalının hayatını kaybettiğini tahmin etmiştir.Bu soykırım yalnızca Libya toplumunu derinden yaralamakla kalmadı, aynı zamanda Avrupa’daki sonraki felaketlerle de tarihsel bir bağ kurdu. Heinrich Himmler ve Hermann Göring gibi üst düzey Nazi yetkililerinin 1938 ve 1939 yıllarında Libya’ya yaptıkları resmî ziyaretler, etnik temizlik ve zorunlu iskân politikalarının sonuçlarını gözlemlemeyi amaçlıyordu. Bu durum, Afrika’daki sömürgelerde denenmiş suçların, zaman zaman Avrupa’nın kalbindeki sonraki felaketler için birer laboratuvar işlevi gördüğünü göstermektedir.İtalyan sömürgeciliğinin Libya’yı planlı biçimde yok etmesi, yalnızca toprak işgalinin ötesinde, bir halkın kimliğini silme girişimiydi. Ancak Libyalıların bu soykırım projesine karşı sergiledikleri inatçı direniş, korkunç kayıplara rağmen, bir milletin iradesinin tarihin sayfalarından kolayca silinemeyeceğini gösterdi.