Avrupa neden İran’ın nükleer meselesinde rol almaya çalışıyor?
Pars Today – Almanya Şansölyesi’nin, bölge liderlerinin İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik “çok büyük endişeleri” olduğu yönündeki açıklamaları, Avrupa hükümetlerinin özellikle de Almanya’nın İran halkına karşı izlediği düşmanca politikayı bir kez daha gözler önüne serdi.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Batı Asya’ya yaptığı üç günlük ziyaret sırasında İran’ı nükleer programını sonlandırmaya ve ABD ile müzakerelere geri dönmeye çağırırken, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın çok sayıda belgesine göre bu programın barışçıl nitelikte olduğunu ve İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) taraf bir ülke olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu nedenle Alman Şansölyesi’nin sözünü ettiği “endişe”, teknik ve hukuki gerçeklerden ziyade, Avrupa’nın ABD ve Siyonist rejimin söylemiyle siyasi uyumunun bir yansımasıdır.
Bu yaklaşımı daha iyi anlamak için Avrupa’nın, özellikle Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ın İran’la ilişkilerinin geçmişine bakmak gerekir. Bu ülkeler, Muhammed Rıza Pehlevi’nin monarşik rejimi döneminde, baskıcı ve dışa bağımlı bir sistemle son derece yakın ve stratejik ilişkilere sahipti ve ona siyasi, askerî ve ekonomik destek veriyorlardı. İslam Devrimi’nin zaferi ve İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte, Avrupa’nın yeni gerçekleri kabul ederek karşılıklı saygıya dayalı dengeli ilişkiler izlemesi beklenirken, pratikte İran’ın başlangıçtaki iyi niyetinin yerini çatışmacı ve güvensiz bir politika aldı.
Bu çifte standardın en açık örneklerinden biri, Avrupa’nın terörist Monafeghin (Halkın Mücahitleri Örgütü) grubuna yönelik tutumudur. Bu grup, üst düzey yetkililerden sıradan vatandaşlara kadar 17 binden fazla İranlının suikastla öldürülmesinden sorumludur. Buna rağmen, bu örgüt yıllardır Avrupa ülkelerinde özellikle Fransa ve Almanya’da hareket serbestisine, siyasi desteğe ve hatta mali yardıma sahip olmuştur. Bu durum, Avrupa’nın terörle mücadele ve insan haklarını savunma iddialarını ciddi biçimde sorgulanır hâle getirmektedir.
Nükleer alanda da, İran’ın barışçıl nükleer teknolojiye sahip olma yönündeki meşru hakkını kullanma çabalarının en başından itibaren, Avrupa ülkeleri İran’ı nükleer silah üretmeye çalıştığı yönünde temelsiz suçlamalarla itham ettiler. İran İslam Cumhuriyeti, şüpheleri gidermek ve şeffaflığı artırmak amacıyla 2003 yılında Avrupa üçlüsüyle müzakerelere girdi ve Saadabad Anlaşması’nı kabul etti.
Bu anlaşma kapsamında İran, uranyum zenginleştirme faaliyetlerine gönüllü olarak geçici sınırlamalar getirdi; ancak iki yıl sonra, Avrupa’nın taahhütlerini yerine getirmemesi ve verilen sözlerin tutulmaması nedeniyle, NPT kapsamındaki haklarına dayanarak nükleer programını yeniden başlattı.
Bu taahhüt ihlallerinin daha eski bir geçmişi de vardır. İslam Devrimi’nden önce Almanya, Siemens şirketi aracılığıyla Buşehr nükleer santralinin inşasını üstlenmiş, Fransa ise yakıt tedarikinden sorumlu olmuştu.
Projenin büyük bir bölümü tamamlanmıştı; ancak devrimden sonra Avrupa tek taraflı olarak yükümlülüklerini görmezden geldi. Bu tarihsel deneyim, İran’ın Avrupa’ya bakışında derin bir güvensizlik yarattı.
Buna rağmen Avrupa, 1+5 grubu çerçevesinde İran’la yeniden müzakerelere katıldı ve 2015 yılında KOEP (JCPOA) imzalandı. ABD’nin 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesi, Avrupa’nın siyasi bağımsızlığı açısından ciddi bir sınavdı. Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık bu sınavdan başarısız çıktı.
Görünürde anlaşmada kalmalarına rağmen, özellikle yaptırımların kaldırılması konusunda, pratikte yükümlülüklerini yerine getirmediler. Son yıllarda ise saldırgan bir politika benimseyerek ABD ve Siyonist rejime daha da yakınlaştılar ve hatta sözde “tetik mekanizmasını” devreye sokarak, kaldırılmış Birleşmiş Milletler yaptırımlarını yeniden yürürlüğe koymaya kadar gittiler. Bu adım, uluslararası hukuk açısından ciddi biçimde tartışmalıdır.
Geçtiğimiz haziran ayında Siyonist rejimin İran’a yönelik saldırganlığına bazı Avrupalı yetkililerin bizzat Merz dâhil örtülü ya da açık destek vermesi ve onun “İran İslam Cumhuriyeti’nin yakın çöküşü” yönündeki açıklamaları, bu düşmanca yaklaşımın derinliğini göstermektedir. Bu tür tutumların, İranlı yetkililerin Dışişleri Bakanı da dâhil sert ve açık tepkilerine yol açması doğaldır.
İran İslam Cumhuriyeti yetkilileri defalarca, bu politikaların sürdürülmesinin Avrupa’nın Batı Asya bölgesindeki önemli denklemlerin dışında kalması anlamına geleceğini vurgulamıştır. İran ile ABD arasındaki müzakerelerin yeniden ciddiyet kazandığı bir dönemde, Avrupa’nın temelsiz ve müdahaleci “endişeler” ileri sürerek sahneye geri dönmeye ve geçmişteki davranışlarıyla zayıflattığı bir rolü yeniden üstlenmeye çalıştığı görülmektedir.
Friedrich Merz’in Fars Körfezi’nin güneyindeki Arap ülkelerine yaptığı ziyaret de bu çerçevede değerlendirilebilir: Güvenilmezlik ve çifte standartlarla dolu bir sicili samimi biçimde gözden geçirmeden, rol üstlenmeye yönelik gecikmiş bir çaba.