Sömürgeciliğin Acısı | Kanlı İşgal: Fransa’nın Fildişi Sahili’ndeki Gizli Suçları
https://parstoday.ir/tr/news/world-i291382-sömürgeciliğin_acısı_kanlı_İşgal_fransa’nın_fildişi_sahili’ndeki_gizli_suçları
Pars Today – Fildişi Sahili, 1893’ten 1960’a kadar yaklaşık sekiz on yıl boyunca, Batı Afrika’daki en acımasız Fransız sömürge rejimlerinden birine sahne oldu. Bu karanlık dönem; askerî işgal, toprak gaspı, örgütlü bir zorla çalıştırma sistemi, her türlü direnişin kanlı biçimde bastırılması ve yerli halkın kültürel kimliğini silmeye yönelik sistematik çabalarla karakterize edildi.
(last modified 2026-02-09T09:50:28+00:00 )
Şubat 09, 2026 05:39 Europe/Istanbul
  • Sömürgeciliğin Acısı | Kanlı İşgal: Fransa’nın Fildişi Sahili’ndeki Gizli Suçları

Pars Today – Fildişi Sahili, 1893’ten 1960’a kadar yaklaşık sekiz on yıl boyunca, Batı Afrika’daki en acımasız Fransız sömürge rejimlerinden birine sahne oldu. Bu karanlık dönem; askerî işgal, toprak gaspı, örgütlü bir zorla çalıştırma sistemi, her türlü direnişin kanlı biçimde bastırılması ve yerli halkın kültürel kimliğini silmeye yönelik sistematik çabalarla karakterize edildi.

Fransa’nın Fildişi Sahili’ndeki varlığı, 1840’lı yıllarda yerel yöneticilerle yapılan tek taraflı ve çoğu zaman aldatıcı anlaşmalarla başladı; ancak 1885’teki belirleyici Berlin Konferansı’nın ardından ciddi bir ivme kazandı. Bu konferansta Avrupalı sömürgeci güçler, Afrika’nın yeni paylaşım oyununun temel kuralı olarak “etkin işgal” ilkesini benimsedi. Buna göre, birkaç kıyı anlaşmasına ya da sembolik bir varlığa dayanarak egemenlik iddiasında bulunmak yeterli değildi; her Avrupa ülkesi, hak iddia ettiği bölgede fiilî, idarî ve askerî varlığını kanıtlamak zorundaydı. Bu kural, Afrika kıtasının içlerine doğru çılgın bir yayılma yarışını ve işgal edilen topraklarda askerî ve idarî üslerin kurulmasını tetikledi.

Bu “etkin işgali” hayata geçirmek için Fransa, hırslı görevlilerini bölgenin iç kesimlerine gönderdi. Bunların en önemlilerinden biri, 1887–1889 yılları arasında gerçekleştirdiği geniş keşif seferleri sırasında çok sayıda yerel liderle anlaşmalar imzalayarak Fransa’nın toprak iddialarını genişleten Fransız subay ve kâşif Louis Gustave Binger’di. Bu anlaşmalar çoğu zaman derin yanlış anlamalar üzerine kuruluydu; zira sözlü geleneğin hâkim olduğu toplumlarda yaşayan birçok yerel lider, egemenliğin devrini öngören bu belgelerin yazılı ve kalıcı hukuki niteliğini tam olarak kavrayamıyordu. Tartışmalı bu anlaşmalara ve “etkin işgal” mantığına dayanarak Fransa, 10 Mart 1893’te Fildişi Sahili’ni resmen Fransız sömürgesi ilan etti ve Binger ilk vali olarak atandı. Bu tarih, Fransa’nın bu topraklar üzerindeki doğrudan ve örgütlü hâkimiyetinin resmî başlangıcı oldu.

Fransa, Fildişi Sahili’ne ulaşmadan önce, sömürgeci yönetim modelini Cezayir gibi diğer sömürgelerinde denemişti. Direnişleri kanlı biçimde bastırmayı, verimli toprakları yerli halkın elinden almayı ve bunları Avrupalı göçmenlere (kolonlara) devretmeyi öğrenmişti. Kolonlar, devletin tam desteğiyle kamulaştırılan topraklara yerleştirilen Fransız ya da Avrupalı vatandaşlardı; büyük tarım işletmelerinde üretim yaparak Fransa’nın ekonomik çıkarlarını sağlıyor ve işgal altındaki topraklarda kalıcı varlığını güvence altına alıyorlardı.

Fildişi Sahili’ndeki Fransız yönetimi iki temel sütuna dayanıyordu. Birincisi, toprak gaspı ve nüfusun yer değiştirilmesi politikasıydı: Yerli toplulukların ortak ve tarımsal arazileri özellikle Baulé halkına ait topraklar “sahipsiz arazi” ilan edilerek kamulaştırıldı ve Fransız kolonlara devredildi; bu topraklarda devasa kakao, kahve ve muz plantasyonları kuruldu.

İkincisi ve daha da önemlisi, “Yerliler için Özel Yasa” ya da “Code de l’Indigénat”ın uygulanmasıydı. Korku ve kontrolün başlıca aracı olan bu yasa, sömürge altındaki halkı haklardan yoksun, aşağı bir statüye mahkûm ediyordu. Bu yasaya göre, herhangi bir yerli kişi, yargılanmaksızın ve yalnızca bir sömürge memurunun kararıyla cezalandırılabiliyordu. Suçlamalar çoğu zaman muğlak ve öznel nitelikteydi: “Fransız makama saygısızlık”, “kamu düzenini bozmak” ya da hatta “olumsuz bir tutum sergilemek”. Bu yasanın hızlı ve sert cezaları; kırbaçlama, uzun süreli hapisler, ağır para cezaları ve zorla çalıştırma kamplarına sürgünü kapsıyordu. Gerçekte “Yerliler Yasası”, sömürge sisteminin gündelik şiddetini “hukuki” bir çerçeveyle örtüyor ve her türlü direnişi daha filizlenmeden boğuyordu.

Fransız sömürge yönetimi, mutlak itaate dayalı yeni bir düzen kurmak üzere tasarlanmıştı; ancak bu dayatılan düzen hiçbir zaman sessizce kabul edilmedi. Fransa’nın işgaline karşı direniş, daha en başından bu dönemin ayrılmaz bir parçası oldu.

Fransa’nın yayılmacılığına karşı en büyük ve en örgütlü meydan okuma, Batı Afrika’nın iç kesimlerinde geniş bir alanda güçlü bir İslam devleti kuran Samori Ture tarafından gerçekleştirildi. Düzenli ve iyi donanımlı ordusu hatta ateşli silah üretip onarabilen bir kapasiteye sahipti yıllarca Fransız ilerleyişine set çekti. Doğrudan çatışmanın Fransa için pahalı ve zor olması nedeniyle Fransız askerleri en vahşi taktiğe başvurdu: yakıp yıkma (yakılmış toprak) politikası. Köyler bilinçli olarak yerle bir edildi, tarlalar ve tahıl ambarları ateşe verildi, su kaynakları kirletildi; böylece Ture’nin topraklarına yönelik her türlü halk desteği yok edilmeye çalışıldı. Bu hesaplı ve acımasız politika, kasıtlı olarak geniş çaplı bir kıtlık yarattı ve binlerce masum sivil açlık ve hastalık nedeniyle hayatını kaybetti. 1898’de Samori Ture yakalanıp sürgüne gönderildi; ancak mücadele sona ermedi. Özellikle Baulé halkı gibi, atalarından kalan verimli toprakları Fransız kolonlara devretmeyi reddeden topluluklar tarafından direniş farklı biçimlerde sürdürüldü. Bu yerel ve dağınık direniş de aynı acımasızlıkla bastırıldı; her itiraz ya da sömürge yasalarına uymayı reddetme, şiddetli baskılar ve toplu cezalarla karşılık buldu. İşgal–direniş–baskı döngüsü, sömürge döneminin trajik dokusunu oluşturdu.

Fransa’nın ekonomik sömürüsünün kalbi, zorunlu emek sistemine dayanıyordu. Her yetişkin yerli erkek, yılda 10 ila 15 günü ücretsiz olarak yol yapımı, Abidjan–Nijer hattı gibi demiryolları ve idarî binaların inşası gibi kamu projelerinde çalışmak zorundaydı. “Prestasyon” olarak bilinen bu sistemde çalışma koşulları; yetersiz beslenme, yaygın hastalıklar ve ağır angarya ile karakterizeydi; işçiler arasındaki ölüm oranları yüksekti. Buna ek olarak, her yetişkin erkeğe bir “kelle vergisi” de dayatılıyordu. Parasal ekonominin yaygın olmadığı birçok bölgede, bu vergiyi ödeyebilmek için insanlar sömürge şirketlerinde ya da kolonların plantasyonlarında çalışmak zorunda kalıyor; bu da zorla çalıştırmanın bir başka biçimini yaratıyordu. Sistem, yerli iş gücünü ağır biçimde sömürüyor ve toplumları üretken emeklerinden mahrum bırakıyordu.

Bu insanî sömürüye toprak gaspı da eşlik etti. Sömürge yasaları, çoğu kabileye ait ortak arazileri de kapsayan tüm “sahipsiz” toprakları Fransız devletinin mülkiyetine geçiriyor; ardından bu araziler, kakao, kahve ve muz için büyük plantasyonlar kurmaları amacıyla çok düşük bedellerle Fransız şirketlerine ve Avrupalı göçmenlere devrediliyordu.

Bu baskılar, Birinci Dünya Savaşı sırasında daha da yoğunlaştı. Fildişi Sahili’nden binlerce erkek, zorla asker ve işçi olarak Avrupa cephelerine gönderildi; bunların pek çoğu bir daha geri dönmedi.

Özetle, Fransa’nın Fildişi Sahili’ndeki sömürgeciliğinin hikâyesi, plansız bir kaosun değil; soğuk ve acımasız hesapların ürünü olan, programlı bir yağmanın hikâyesidir.