Epstein skandalı Batı’daki ahlaki bölünme nasıl görünür kıldı?
Pars Today – Downing Street’te, Britanya Başbakanı’nın Özel Kalem Müdürü’nden iletişim direktörüne kadar uzanan zincirleme istifalar, Batılı elitlerin derin bir ahlaki meşruiyet krizinin dışa yansıyan belirtileri olarak değerlendiriliyor.
Siyasetçiler, diplomatlar ve sermaye sahiplerinden oluşan bir ağla bağlantılı olan cinsel istismar suçlusu ve milyarder Jeffrey Epstein dosyası, Avrupa’da siyasi bir depreme dönüşmüş durumda. Ancak bu skandalın asıl çıktığı yer olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, mesele fiilen yönetilebilir bir tartışma seviyesine indirgenmiş görünüyor. Bu ikili yaklaşım, her şeyden önce Batı’nın iktidar sistemindeki “yapısal yolsuzluğun” mahiyetini gözler önüne seriyor.
Birleşik Krallık’ta kamuoyu baskısı ve parlamenter mekanizmalar, siyaseti temizleme vaadiyle iktidara gelen Keir Starmer’ı, başbakanlığının sürüp sürmeyeceğinin ciddi biçimde sorgulandığı bir noktaya taşıdı. YouGov anketine göre seçmenlerin yaklaşık yüzde 50’si Starmer’ın istifasını isterken, yalnızca yüzde 25’i onun başbakanlığa devam etmeye layık olduğunu düşünüyor.
Washington Büyükelçisi Peter Mandelson etrafında patlak veren kriz, daha önce başbakanlığın olağan sorunları olarak görülen meselelerin, artık Starmer’ın konumu için ciddi bir tehdide dönüştüğünü gösterdi.
Starmer’ın hatası bir suç işlemek değil; Peter Mandelson gibi bir figürle ilişkiyi normalleştirmekti. İşçi Partisi’nin etkili siyasetçilerinden olan Mandelson, Epstein’la olan ilişkisini yıllar boyunca ya gizlemiş ya da önemsiz göstermişti. Westminster sisteminde, işte bu “bilinçli görmezden gelme” bile siyasi meşruiyetin çökmesi için yeterli kabul ediliyor.
Mandelson’ın görevden alınması, siyasette ahlaki bir sağlık görüntüsünü korumaya yönelik gecikmiş bir çaba olarak görülebilir. Maliyetli olsa da, bu adım Avrupa’nın elit yolsuzluğuna karşı hâlâ daha hassas olduğunu gösteriyor.
Atlantik’in öte yakasında ise tablo tamamen farklı. Amerika Birleşik Devletleri’nde ne kayda değer bir siyasi çöküş yaşandı ne de adı Epstein belgelerinde geçen birçok isim güç ve servet çevresinin dışına itildi. Burada yolsuzluk bir sapma değil, iktidarın olağan işleyişinin bir parçası hâline gelmiş durumda.
ABD siyasi sistemi, mali lobiler, güvenlik ağları ve parti çıkarlarıyla öylesine iç içe geçmiş ki, Epstein boyutundaki ahlaki skandallar bile gerçek bir hesap verebilirliğe yol açmakta zorlanıyor. İşte bu noktada “elit dokunulmazlığı” kavramı bir iddia olmaktan çıkıp somut bir gerçekliğe dönüşüyor.
Epstein dosyası, Batılı elitlerin bir bölümünün yalnızca sistemin kenarında değil, bizzat iktidar yapısının merkezinde örgütlü istismara giriştiğini ortaya koydu. Bu, sadece bir cinsel suçlunun hikâyesi değil; siyaseti, ekonomiyi, medyayı ve hatta yargı kurumlarını kapsayan bir ağın hikâyesidir.
İsimler sansürlendiğinde, soruşturmalar durdurulduğunda ve kamuoyunun dikkati yapay ya da güvenlik temelli krizlerle başka yöne çekildiğinde, artık “istisna”dan söz edilemez. Bu, sistematik bir örüntüdür.
Bu çerçevede Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un tepkisi, sert bir üslup ve belirli hedeflerle dile getirilmiş olsa da, gerçek bir yaraya parmak basıyor. Lavrov, Epstein belgelerinin yayımlanmasını yalnızca ahlaki bir skandal değil, “Batılı elitlerin yapısal yolsuzluğunun” bir göstergesi olarak nitelendirdi ve bunu “kolektif Batı”nın gerçek yüzünün ifşası şeklinde tanımladı.
Bu tutum, Moskova’nın propaganda diliyle harmanlanmış olsa da, bir gerçeğe işaret ediyor: Epstein dosyası, Batı’nın uluslararası düzeyde ahlaki meşruiyetinin zayıflamasının sembollerinden birine dönüşmüş durumda. Lavrov’un, kendisini hukukun üstünde gören “Batılı elitlerin gizli ittifakı”na dair tasviri, bugün Batı dışındaki dünyanın geniş bir kesiminde yankı bulan bir bakış açısını yansıtıyor. Bu ülkeler Epstein dosyasını içsel bir krizden ziyade, uygarlık düzeyinde bir ikiyüzlülüğün göstergesi olarak görüyor. İnsan haklarının savunucusu olduğunu iddia eden Batı, kendi elitlerinin suçları karşısında ya susuyor ya da onları medya yoluyla yönetiyor.
Buradaki kilit nokta şu: Avrupa’daki sert tepkiler bile mutlaka tam bir sağlığa işaret etmiyor. İstifalar ve özürler, eğer iktidar yapılarını reforme etmiyorsa, tedaviden çok geçici birer ağrı kesici işlevi görüyor. Epstein krizi, Batılı elitlerin hassas bilgilerden kişisel ilişkilere uzanan kapalı bir ağ içinde birbirlerini nasıl koruduklarını ortaya koydu.
Avrupa ile Amerika arasındaki fark, daha çok “skandalın yönetimi”nde yatıyor; mahiyetinde değil. Avrupa hâlâ siyasi bir bedel ödemek zorunda kalıyor. Amerika ise bu bedeli asgariye indirmeyi başarmış durumda.
Sonuç olarak Epstein dosyası, Batı’nın karşısına tutulmuş bir ayna gibidir. Bu ayna, ahlaki iddialarla iktidarın gerçekliği arasındaki uçurumu acımasızca gösteriyor. Eğer bu skandal Amerika’da unutulmaya terk edilir ve Avrupa’da yalnızca birkaç ismin değişmesiyle sonuçlanırsa, mesaj açık olacaktır: Elit yolsuzluğu, düzeltilebilir bir hata değil, mevcut düzenin gizli bir sütunudur. İşte bu kriz, Batı’da ve onun ötesinde kamuoyunun güvenini ciddi biçimde aşındıran temel sorundur.