Amerikan mutlak güç evhamının sonu mu geldi?
Parstoday – Columbia Üniversitesi profesörü Jeffrey Sachs şöyle diyor: “İran savaşı, Amerika’nın mutlak güç efsanesiyle gerçeğin çarpıştığı andı.”
Bu profesöre göre, bu sadece bir hükümetin veya bir başkanın yenilgisi değil, Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin tüm dış politika projesinin çöküşünü temsil ediyor. Washington, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra oluşan geçici boşluğu kalıcı bir hâkimiyet sanarak kendini “vazgeçilmez ulus” ilan etti; ancak tek kutuplu dünya fikri baştan beri bir yanılsamaydı.
Sachs şöyle vurguluyor: Batı’nın hegemonyasının sonu Trump’la başlamadı; kökleri 1945’e dayanıyor. Çünkü Avrupa ve ardından Amerika’nın hâkimiyeti hiçbir zaman kalıcı olmadı — sadece erken sanayileşme ve sömürge ülkelerin kaynaklarının yağmalanmasına dayalı istisnai bir durumdu.
İran’a askeri saldırı, ABD’nin artık kendi güç sınırına ulaştığını gösterdi — sadece başarısız bir operasyon nedeniyle değil, Amerikan hâkimiyetini mümkün kılan dünyanın artık var olmaması yüzünden. Washington artık önemli bölgesel güçlere kendi istediği sonuçları dayatamıyor. İran, yaptırımları, vekalet savaşını ve doğrudan çatışmayı atlattı; iç bütünlüğünü korudu, bölgesel ittifaklarını güçlendirdi ve Amerikan zorlayıcı gücünün sınırlarını ortaya koydu.
Bu nedenle Sachs, bunun yalnızca bir askeri yenilgi değil, aynı zamanda stratejik ve ideolojik bir çöküş olduğunu söylüyor. ABD’nin siyasi sınıfı hâlâ, Washington’un baskısına karşı direnen her ülkenin “dünya düzenini ihlal ettiğini” sanıyor. Bu yüzden İran’ın direnişi, bir jeopolitik gerçeklik olarak değil, “katlanılmaz bir itaatsizlik” olarak görülüyor.
Sachs, ABD’nin dünya sistemlerini sürekli kontrol edebileceğine dair inancı sorgularken şöyle diyor:
Washington defalarca kendi baskı aracı gücünü gerçekte olduğundan fazla değerlendirdi. Rusya finansal izolasyondan güçlenerek çıktı, Çin alternatif sistemler kurdu ve İran koşullara uyum sağladı. ABD’nin istediği zaman ekonomileri dondurabileceği düşüncesi, artık var olmayan bir dünyaya ait bir fikir.
Washington askeri hâkimiyet takıntısına saplanmışken, gerçek değişim başka yerde yaşanıyor — Asya, dünya nüfusunun %60’ını barındırıyor; yeniden sanayileşiyor, yenilik üretiyor ve önemli teknolojilerde Batı’yı geride bırakıyor. İran savaşı sadece bir yenilgi değil, Amerika’nın artık kontrol edemediği bir dünya ile yüzleştiği andır.
John Mearsheimer, saldırgan realizm teorisinin önde gelen isimlerinden, bu analizi başka bir açıdan doğruluyor. Ona göre bu savaş, sadece Amerikan askeri gücünü değil, aynı zamanda Amerika’nın güç yayma kapasitesini derinden zayıflattı. Mearsheimer, ABD’nin tekrar Batı Asya bataklığına saplanmasının, Çin’in Asya’daki konumunu sağlamlaştırması için “mükemmel bir hediye” olduğunu söylüyor.
Jeffrey Sachs’a göre, ABD’nin dış politika aygıtı hâlâ, her bağımsız gücü bir tehdit olarak gören bir zihniyete saplanmış durumda. Bu dünya görüşünde diplomasi neredeyse imkânsızdır, kalıcı çatışma ise garantilenmiştir.
Sachs şu sonuca varıyor: ister Cumhuriyetçi ister Demokrat olsun hiçbir ABD Başkanı Batı’nın uzun vadeli çöküşünü veya Asya’nın yükselişini tersine çeviremez. Sorun, Trump’ın kişiliği değil; Washington’un artık tek süper güç olmadığı bir dünyaya uyum sağlayamamasıdır.
Ve son olarak şu soruyu soruyor:
“Washington, çok kutuplu bir dünyayı kabul edebilecek mi, yoksa geçmişi geri getiremeyeceği hâlde kazanılması imkânsız savaşlara devam mı edecek?”
Bu sorunun yanıtı, gelecekteki dünya düzeninin kaderini belirleyecek./