Trump neden tehdit ile anlaşma arasında gidip geliyor?
https://parstoday.ir/tr/news/world-i296366-trump_neden_tehdit_ile_anlaşma_arasında_gidip_geliyor
Pars Today – CNN televizyon ağı bir haberinde şu ifadeye yer verdi: “ABD yönetimi İran’ın nükleer meselesi karşısında bir belirsizlik ve kafa karışıklığı içinde.”
(last modified 2026-05-31T02:48:10+00:00 )
Mayıs 31, 2026 05:47 Europe/Istanbul
  • Trump neden tehdit ile anlaşma arasında gidip geliyor?

Pars Today – CNN televizyon ağı bir haberinde şu ifadeye yer verdi: “ABD yönetimi İran’ın nükleer meselesi karşısında bir belirsizlik ve kafa karışıklığı içinde.”

ABD Başkanı Donald Trump, son birkaç hafta içinde İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının geleceğine dair tutumunu birkaç kez değiştirdi. Bir gün bu stokları “önemsiz” olarak nitelendirip uydu gözetiminin yeterli olduğunu söylerken, ertesi gün bunların ABD’ye منتقل edilmesinden bahsetti. Ardından bunların gömülmesi ve mühürlenmesi fikrini ortaya attı ve sonunda tekrar imha edilmesi veya ülkeden çıkarılması gerektiğinde ısrar etti. Bu çelişkili söylemleri yalnızca Trump’ın öngörülemez kişiliğine indirgemek doğru değildir.

Pars Today’e göre Washington’un yaşadığı kafa karışıklığı, her şeyden önce İran’a karşı 40 günlük savaşın ardından ABD’nin içine düştüğü stratejik çıkmazın bir yansımasıdır. Beyaz Saray ve Tel Aviv’in ilk hesaplarının aksine bu savaş, İran’ın caydırıcılık kapasitesini çökertmemiş, İran İslam Cumhuriyeti’nin stratejik yapısını felce uğratmamış ve Tahran’ı ABD’nin maksimum taleplerini kabul etmeye zorlamamıştır.

Trump ve yakın çevresi, İran’a yönelik askeri saldırıda ana hedeflerine ulaşamasalar bile, askeri, ekonomik ve psikolojik baskı yoluyla İran’ı büyük tavizler vermeye zorlayabileceklerini düşünüyorlardı. Bunlar arasında nükleer programda daha sert sınırlamalar, füze programının kısıtlanması ve hatta bölgesel rolünün yeniden tanımlanması gibi talepler vardı. Ancak sahadaki gelişmeler farklı bir tablo ortaya koydu. İran yalnızca askeri ve altyapı kapasitesini korumakla kalmadı, aynı zamanda bölgedeki ABD üslerini hedef alarak ve iç bütünlüğünü muhafaza ederek, Washington’a her yeni çatışmanın beklenenden çok daha yüksek maliyetler doğuracağını gösterdi.

Trump bugün bir tür çaresizlik durumu ile karşı karşıyadır. Siyasi bir “başarı hikâyesi” üretmeye ihtiyaç duymaktadır; çünkü İran’ı hızlı bir şekilde dizginleme sloganıyla savaşı başlatan bir başkan olarak, hem Amerikan kamuoyuna hem de bölgesel müttefiklerine somut bir başarı göstermek zorundadır. Bu bağlamda İran’ın zenginleştirilmiş uranyum meselesi bir sembole dönüşmüştür. Beyaz Saray bu konuyu “İran’dan alınmış bir taviz” olarak sunmaya çalışmaktadır. Ancak sahadaki ve teknik gerçekler Trump’ın elini kısıtlamaktadır.

İran, yıllarca süren yaptırımlar, bilim insanlarına ve siyasi yetkililere yönelik suikastlar, sabotajlar ve siyasi baskılara rağmen nükleer bilgisini korumakla kalmamış, aynı zamanda yerli teknoloji döngüsünü de güçlendirmiştir. Varsayım olarak uranyum stoklarının bir kısmı taşınsa veya sınırlandırılsa bile, teknik bilgi, insan kaynağı ve hızlı yeniden üretim kapasitesi varlığını sürdürmektedir. Bu durum ABD güvenlik kurumlarının bir bölümünde de “gösteri amaçlı politikalar” konusunda şüphe oluşturmuştur.

Trump’ın uranyumun geleceğine ilişkin çelişkili açıklamaları da bu çıkmazdan kaynaklanmaktadır. “Bu materyallerin önemi yok” dediğinde, aslında teknik bir gerçeğe işaret etmektedir: Uranyum stoklarının varlığı tek başına anında nükleer silah anlamına gelmez ve istihbarat ile uydu gözetimi gelişmeleri izleyebilir. Ancak bu stokların taşınması veya yok edilmesinden söz ettiğinde, siyasi olarak bir “zafer görüntüsü” üretme ihtiyacına yanıt vermektedir. Bu ikilik, ABD yönetimi içindeki derin görüş ayrılıklarını da ortaya koymaktadır.

Trump ekibindeki bazı isimler, örneğin Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Hazine Bakanı Scott Bessent, baskı politikasının sürdürülmesi ve maksimum taviz alınması gerektiğini savunmaktadır. Onlara göre uranyum stokları konusundaki geri adım, savaş sonrası ABD’nin bir tür yenilgisi anlamına gelecektir. Diğer tarafta ise daha gerçekçi bir yaklaşım, savaş sonrası İran’ın artık zayıf bir ülke olmadığını ve dayatılan şartları kabul etmeyeceğini savunmaktadır.

Daha önemli bir nokta da ABD’nin jeopolitik kısıtlamalarıdır. Washington aynı anda Çin ve Rusya ile rekabet etmektedir ve Batı Asya’da yeni bir yıpratıcı krize girme kapasitesi sınırlıdır. Ayrıca Irak ve Afganistan deneyimlerinin bıraktığı ağır miras hâlâ stratejik hafızadadır. İran ile yeni bir çatışma girişimi, ABD ve müttefikleri için öngörülemeyen ekonomik ve güvenlik maliyetleri doğurabilir. Bu nedenle CNN’in “kafa karışıklığı” olarak tanımladığı durum, aslında daha derin bir krizin göstergesidir: ABD’nin askeri üstünlüğünü siyasi kazanıma dönüştürememesi.

Trump, 40 günlük savaşın ardından İran’ı stratejik geri çekilmeye zorlayamadı ve savaş sonrası net bir anlaşma çerçevesi oluşturamadı. Şimdi iki seçenek arasında sıkışmış durumdadır: ABD’nin beklentilerinin altında olsa da gerçekçi bir anlaşma ya da diplomatik bir başarısızlığa yol açabilecek baskının sürdürülmesi. Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın İran nükleer dosyasındaki gelgitleri basit bir siyasi uyumsuzluk değil, ABD’nin jeopolitik hedefleri ile İran’ın sahadaki güç gerçekliği arasındaki uçurumun yansımasıdır.

Washington hâlâ bunu bir “zafer” olarak sunabileceği bir anlaşma arayışındadır; ancak mesele şudur ki savaş sonrası İran, güvenliğini ve stratejik kapasitesini istikrarsız bir anlaşma karşılığında pazarlık konusu yapmaya her zamankinden daha az isteklidir.