ABD İran’a karşı savaşta nasıl yenildi?
Parstoday – ABD ve Siyonist rejimin İran’a yönelik askeri saldırısının başlamasından 106 gün sonra, Tahran ile Washington nihayet savaşın resmen sona erdirilmesi için bir mutabakat zaptı çerçevesinde bir anlaşmaya vardı.
Bu anlaşmanın maddeleri ve sonuçları, her şeyden önce bu benzeri görülmemiş karşılaşmada “kazanan” ve “kaybeden”e dair hâkim anlatıyı sorgulamaktadır.
28 Şubat 2026 sabahı başlayan savaş, ABD ve Siyonist rejimin ilan edilmiş ve gizli hedefleri açısından, İran’daki güç dengesini değiştirmeye yönelik bir projeden daha azı değildi. Devrim Lideri’nin ikametgâhına yönelik saldırı ve şehadeti, üst düzey askeri komutanların suikastla şehit edilmesi, emniyet, güvenlik ve askeri merkezlerin hedef alınması, sanayi ve kentsel altyapının tahrip edilmesi ve İran toplumunda psikolojik şok yaratma çabası; tümü ABD güvenlik literatüründe “felç edici darbe” olarak anılan strateji çerçevesinde analiz edilebilir. Bu stratejinin nihai amacı, İslam Cumhuriyeti sistemini devirmek ya da en azından Tahran’ı teslim olmaya ve Washington’un istediği düzeni kabul etmeye zorlamaktı. Ancak pratikte yaşananlar, savaşın planlayıcılarının ilk hesaplarıyla anlamlı bir mesafe ortaya koydu.
İran’ın yanıtı yalnızca savunmaya dayalı bir tepki değildi. Tahran, bölgede 8 ülkedeki 18 ABD üssünü hedef alarak savaşın kapsamını ulusal sınırların ötesine taşıdı ve Washington’un Batı Asya’daki askeri varlığının doğrudan maliyetini gözler önüne serdi. Daha da önemlisi, dünya enerjisinin önemli bir bölümünün geçtiği ana arter olan Hürmüz Boğazı’nın kontrol altına alınması ve kapatılması, uluslararası piyasaları birçok Batılı analistin önceden uyardığı bir kaygı ve istikrarsızlık aşamasına soktu. “RAND”, “Brookings” ve “Center for Strategic and International Studies” gibi düşünce kuruluşları yıllar önce yayımladıkları raporlarda, İran’la geniş çaplı bir savaşın enerji ihracatında aksamalara, petrol fiyatlarında sıçramaya, küresel tedarik zincirinde krize ve çatışmanın tüm bölgeye yayılmasına yol açabileceğini vurgulamıştı. Bu uyarılar artık gerçeğe dönüşmüştü.
Bu açıdan bakıldığında, son savaşın en önemli sonucunun ABD’nin İran konusundaki iki büyük hesap hatasının açığa çıkması olduğu söylenebilir. İlk hata, Tahran’ın saldırılar karşısında vereceği yanıtın sınırlı olacağı varsayımıydı. İkinci hata ise İran’ın siyasi ve güvenlik yapısının ağır ilk darbeler altında çökeceği ya da daha fazla maliyetten kaçınmak için teslim olacağı inancıydı. Ancak bu gerçekleşmediği gibi, İslam Cumhuriyeti ulusal birlik ve bütünlüğünü koruyarak ve komuta yapısını hızla yeniden inşa ederek hem sahada hem de diplomaside inisiyatifi ele geçirmeyi başardı.
Savaşın sona ermesine ilişkin anlaşma, ABD’nin başlangıçtaki hedeflerine ulaşamadığı bir ortamda sağlandı. Ne rejim değişikliği gerçekleşti, ne İran silahsızlandırıldı, ne bölgesel kapasitesi ortadan kaldırıldı, ne de Tahran savaşın başında Washington tarafından dayatılan şartları kabul etti. Buna karşılık ABD, İslam Cumhuriyeti’nin varlığını ve devamlılığını yerleşik bir gerçeklik olarak kabul eden bir mutabakata razı olmak zorunda kaldı.
Uluslararası toplumun tepkisi de önemlidir. Bölge ülkelerinden Asya güçlerine ve Avrupa devletlerine kadar neredeyse tüm önemli uluslararası aktörler savaşın sona erdirilmesine yönelik mutabakatı memnuniyetle karşıladı. Dikkat çekici tek istisna, krizin başlangıcından itibaren İran’a karşı çatışmanın sürdürülmesi ve baskının artırılması yönünde en fazla siyasi ve güvenlik yatırımı yapan Siyonist rejim oldu. Bu geniş destek açık bir mesaj taşımaktadır: Dünya, Tahran’la siyasi anlaşmazlıklar olsa dahi, en stratejik bölgelerden birinde istikrarın İran’ın katılımı ve rolü olmadan mümkün olmadığını düşünmektedir.
Başka bir ifadeyle, ABD’nin İran’a dayattığı savaş, İran’ı bölgesel denklemlerden dışlamak bir yana, Batı Asya’da kalıcı bir güvenlik düzeninin İslam Cumhuriyeti’nin jeopolitik ağırlığı hesaba katılmadan tasavvur edilemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Savaşta zafer yalnızca kayıpların sayısı veya altyapı yıkımının boyutuyla ölçülmez. Stratejik çalışmalar literatüründe gerçek kazanan, siyasi hedeflerini gerçekleştirebilen ve karşı tarafın hedeflerine ulaşmasını engelleyebilen taraftır.
Bu ölçüt temel alınırsa, şu temel soru ortaya çıkar: ABD ve Siyonist rejim ilan edilmiş ve gizli hedeflerine ne ölçüde ulaştı? İran’ın siyasi sistemini devirebildiler mi? Tahran’ı teslim olmaya zorlayabildiler mi? İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel nüfuzunu ve caydırıcılık kapasitesini ortadan kaldırabildiler mi? Mevcut gerçekliklere bakıldığında bu soruların yanıtı olumsuzdur.
İran bugün, çağdaş tarihinin en zorlu dönemlerinden birini geride bıraktıktan sonra, teslim olmuş bir ülke konumunda değil; siyasi yapısını ve stratejik kapasitesini koruyarak ABD’yi savaşın İran’ın şartlarına göre sona erdirilmesine razı etmiş bir aktör konumundadır.
Dünyanın savaşın sona ermesine yönelik anlaşmayı benzeri görülmemiş biçimde memnuniyetle karşılaması, yalnızca bir çatışmanın ateşinin sönmesine duyulan sevinç değil; aynı zamanda tüm baskı ve maliyetlere rağmen İran İslam Cumhuriyeti’nin dünyanın en hassas bölgelerinden birinde hâlâ en belirleyici jeopolitik aktörlerden biri olduğuna dair örtük bir kabul anlamına gelmektedir.
Tarih, bu mutabakatı İran’ı bölgesel denklemlerden çıkarabileceğini düşünen bir gücün hesaplarının başarısızlığına dair bir belge olarak kaydedecektir; zira o güç, sonunda İran’ın varlığını resmî bir anlaşma çerçevesinde kabul etmek zorunda kalmıştır./