ABD, İran ile olan çatışmada stratejik bir çıkmaza mı girdi?
https://parstoday.ir/tr/news/world-i298610-abd_İran_ile_olan_çatışmada_stratejik_bir_çıkmaza_mı_girdi
Parstoday – Birçok önde gelen Amerikalı analist, Washington’un İran ile olan çatışmada siyasi ve stratejik başarıyla sonuçlanmayacak bir yola girdiğine dair uyarılarda bulunuyor. Analistlere göre ABD’nin temel zorluğu savaşı başlatmak değil, her geçen gün daha da derinleşen bir çıkmazdan nasıl kurtulacağını bulmaktır.
(last modified 2026-07-24T05:04:38+00:00 )
Temmuz 24, 2026 08:04 Europe/Istanbul
  • ABD, İran ile olan çatışmada stratejik bir çıkmaza mı girdi?

Parstoday – Birçok önde gelen Amerikalı analist, Washington’un İran ile olan çatışmada siyasi ve stratejik başarıyla sonuçlanmayacak bir yola girdiğine dair uyarılarda bulunuyor. Analistlere göre ABD’nin temel zorluğu savaşı başlatmak değil, her geçen gün daha da derinleşen bir çıkmazdan nasıl kurtulacağını bulmaktır.

“Dünya, İran’ın tam gücünü henüz görmedi.” Birleşmiş Milletler eski silah denetçisi ve eski bir ABD Deniz Piyadesi istihbarat subayı olan Scott Ritter’ın bu sözleri, Amerika Birleşik Devletleri’nin güç sınırlamalarına dair ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.

ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırıları devam ederken, Scott Ritter’dan John Mearsheimer ve Tucker Carlson’a kadar birbirinden tamamen farklı siyasi eğilimlere sahip bir dizi önde gelen Amerikalı analist ortak bir sonuca varıyor: Washington, başlaması kolay ancak bitirilmesi son derece zor bir savaşın içine girmiş durumda.

Stratejik literatürde, “taktiksel zafer” ile “stratejik başarı” arasında temel bir fark vardır. Amerika Birleşik Devletleri, hava üstünlüğü kullanarak bazı altyapıları veya askeri hedefleri vurabilir; ancak bu durum, siyasi hedeflere ulaşıldığı anlamına gelmez. Realizm (Gerçekçilik) akımının önde gelen teorisyenlerinden John Mearsheimer, tam olarak bu noktaya dikkat çekmektedir: Askeri güç, ancak karşı tarafın siyasi iradesini değiştirebildiği takdirde bir anlam kazanır. Eğer böyle bir değişim gerçekleşmezse, en kapsamlı askeri operasyonlar bile stratejik bir başarıyla sonuçlanmayacaktır.

Scott Ritter de operasyonel bir perspektiften aynı gerçeği açıklamaktadır. Ritter’a göre Amerika, savaşın genişlemesi durumunda sadece kaynak yetersizliği ve savaşma kapasitesinin aşınmasıyla karşı karşıya kalmakla kalmayacak, aynı zamanda en önemli avantajı olan bölgedeki hareket serbestisinden de uzaklaşacaktır.

Onun görüşüne göre, herhangi bir kara çatışması veya savaşın kapsamının genişlemesi, Washington’a ilk tahminlerden çok daha ağır maliyetler yükleyecektir. Bu açıdan bakıldığında asıl mesele, savaşı başlatma kapasitesi değil, savaşın sonuçlarını yönetme kapasitesidir.

Aynı tespit, Los Angeles Times gazetesinin analizlerinde de gözlemlenebilir. Gazete, savaşın uzamasına atıfta bulunarak; Donald Trump’ın, yıllarca sona erdireceğine dair söz verdiği o meşhur “bitmek bilmeyen savaşların” (endless wars) içine hapsolduğundan söz etmektedir. Artan can kayıpları, karşılıklı saldırıların devam etmesi ve net bir “zafer” tanımının bulunmaması; savaşın kısa vadeli operasyon aşamasını geçtiğinin ve artık bir stratejik krize dönüştüğünün tüm göstergeleridir.

Bu noktada, ABD’li muhafazakar medyanın önde gelen isimlerinden Tucker Carlson, krizin bir başka boyutunu, yani siyasi meşruiyet krizini ön plana çıkarıyor.

Carlson’a göre, ABD’nin İran ile savaşa girmesi, sadece Trump’ın dış savaşlardan kaçınma yönündeki seçim vaatleriyle çelişmekle kalmıyor; aynı zamanda Beyaz Saray’ın bu krizden nasıl çıkılacağına dair net bir cevap sunamamasıyla da derin bir tutarsızlık sergiliyor. Carlson’un sorduğu o basit ama belirleyici soru, durumun özünü özetliyor:

“Eğer savaşın amacı gerçekleştirilemiyorsa ve sonlandırılacağı yol belli değilse, çatışmayı sürdürmenin ne gibi bir kazanımı olacaktır?”

Ritter, Mearsheimer ve Carlson’ın görüşlerinin kesiştiği nokta, ABD dış politikasındaki köklü ve hatalı bir algıya yönelik eleştiridir: Askeri üstünlüğün, siyasi denklemleri tek başına değiştirebileceği inancı.

Afganistan ve Irak tecrübeleri, ve şimdi de İran ile yaşanan süreç; ateş gücünün, siyasi bir stratejinin yerini tutamayacağını bir kez daha kanıtlamaktadır. Geniş bir coğrafyaya sahip olan, savunma kapasitesi yüksek, füze teknolojisi gelişmiş ve rakibine ağır maliyetler yükleyebilecek yetkinlikte bir ülke; yalnızca hava saldırılarıyla siyasi denklemden çıkarılamaz.

Öte yandan, savaşın uzaması savaş meydanının çok ötesinde sonuçlar doğurmaktadır. Artan askeri maliyetler, ABD ekonomisi üzerindeki baskı, silah stoklarının tükenmesi, enerji yollarının tehdit edilmesi ve ABD içindeki siyasi kutuplaşmanın şiddetlenmesi; her geçen gün devam ettirilmesi daha da zorlaşan bir savaşın bedelleridir.

Böyle bir tabloda, ABD hala askeri operasyonları yürütme kabiliyetine sahip olsa bile, asıl soru şudur: Bu operasyonlar, Washington’un arzuladığı siyasi sonucu doğurabilecek mi?

Gerçek şu ki, savaşta yenilgi her zaman savaş meydanını kaybetmek anlamına gelmez. Bazen yenilgi; büyük bir gücün, askeri üstünlüğe sahip olmasına rağmen ilan ettiği hedefleri gerçekleştiremediği ve arzuladığı sonuca ulaşamadan, mecburiyetten diplomasi yoluna geri dönmek zorunda kaldığı anlarda gerçekleşir.

Scott Ritter, John Mearsheimer ve Tucker Carlson’ın görüşlerinin gözden geçirilmesi, onların asıl endişesinin de tam olarak bu olduğunu göstermektedir: ABD bir stratejik çıkmaza sürüklenmektedir; öyle bir çıkmaz ki, bu çıkmazdan kurtulmak her zamankinden daha fazla daha fazla bombaya değil, siyasi kararlara bağlıdır./