Günün Yorumu | ABD'nin Üstünlük Dönemi Neden Sona Yaklaşıyor?
Pars Today – "Çöl Fırtınası" Harekâtı'nın üzerinden otuz yıl geçtikten sonra, ABD'nin stratejik çevrelerinde artık Washington'un tartışmasız üstünlük döneminin sona erdiği görüşü dile getiriliyor. İran'a karşı yürütülen savaşın, küresel güç dengesindeki değişimi ve ABD'nin caydırıcılık kapasitesinin aşınmasını gözler önüne serdiği ifade ediliyor.
"Güç, en etkili olduğu an, kullanılmasına gerek duyulmadığı andır." Bu ifade, uzun yıllar boyunca Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzende Amerika Birleşik Devletleri'nin konumunu tanımlıyordu. ABD'nin 1991 Körfez Savaşı'ndaki hızlı zaferi, Washington'un sınırlı maliyetlerle siyasi ve askerî iradesini istediği aktöre kabul ettirebileceği algısını güçlendirmişti. Ancak aradan geçen otuz yılın ardından, artık ABD'nin en saygın stratejik çevrelerinde bile bu dönemin sona erip ermediği sorgulanıyor.
Amerikan dergisi Foreign Affairs, dikkat çeken analizinde ABD'nin İran'a yönelik askerî saldırısını küresel güç dengesindeki dönüşüm açısından bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor. Dergiye göre bu gelişme, belirli bir savaşın sonucundan çok, savaşın kurallarının değiştiğini ve Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD'nin askerî üstünlüğünün aşınmaya başladığını gösteriyor.
1991'deki Çöl Fırtınası Operasyonu'nu tarihî bir olay hâline getiren yalnızca Irak ordusunun yenilgisi değildi. Bu savaş, devletlerin, piyasaların ve uluslararası aktörlerin zihninde dört temel varsayımı yerleştirdi: Birincisi, ABD askerî sonuçları kolaylıkla dayatabilir. İkincisi, çatışmanın her tırmanma seviyesinde üstün taraf ABD olur. Üçüncüsü, Washington küresel ticaret yollarının güvenliğini garanti eder. Dördüncüsü ise ABD'nin gücüne karşı koymanın sonuçsuz ve ağır maliyetli olacağı düşüncesiydi. Bu anlayış, tek kutuplu uluslararası düzenin ve ABD liderliğine duyulan küresel güvenin temelini oluşturdu.
Ancak İran savaşı, bu varsayımların artık eski geçerliliğini korumadığını ortaya koydu. ABD'nin bölgedeki operasyonel sınırlamaları ile hareketli sistemler, düşük maliyetli insansız hava araçları ve dağınık ağ yapılarıyla mücadelede yaşadığı güçlükler, yeni teknolojilerin güç tekelini kırdığını gösteriyor. Artık hassas savaş teknolojileri yalnızca birkaç büyük gücün elinde bulunmuyor. Bölgesel aktörler de erişilebilir teknolojiler sayesinde büyük devletlere ciddi maliyetler yükleyebiliyor.
Daha da önemlisi, yaşanan değişim yalnızca teknolojik değil; aynı zamanda caydırıcılık anlayışının da dönüşümünü ifade ediyor. Geçmişte ABD'nin askerî üstünlüğü, küresel piyasalara güven veren temel unsurlardan biriydi. Deniz taşımacılığı şirketleri, yatırımcılar ve devletler, Washington'un dünya ticaretinin güvenliğini sağlayacağı varsayımıyla hareket ediyordu. Ancak bu güven zayıfladığında, kapsamlı bir savaş yaşanmasa bile ekonomik sonuçlar kaçınılmaz hâle geliyor. Petrol tankerlerinin sigorta maliyetlerinin yükselmesi, tedarik zincirlerinde aksaklıklar ve jeopolitik risklerin artması bunun başlıca örnekleri olarak gösteriliyor.
Foreign Affairs'e göre İran'a yönelik askerî saldırının en önemli sonucu tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Dergi, asıl meselenin hangi tarafın daha fazla zarar verdiği ya da kaç askerî hedefin vurulduğu olmadığını vurguluyor. Temel soru şu: ABD, 1990'lı yıllarda olduğu gibi bugün de dünyanın stratejik ticaret yollarının güvenliğini mutlak biçimde garanti edebiliyor mu? Bu sorunun ABD'nin en etkili dış politika yayınlarından birinde gündeme gelmesi bile Batılı stratejik çevrelerdeki düşünsel değişimin göstergesi olarak değerlendiriliyor.
Öte yandan ticari teknolojilerin yaygınlaşması da geleneksel güç dengelerini değiştirmiş durumda. İnsansız hava araçları, sensörler, güdüm sistemleri ve gelişmiş iletişim teknolojileri artık yalnızca büyük askerî sanayi komplekslerinin ürünü değil. Teknolojinin küreselleşmesi, büyük güçlerle bölgesel aktörler arasındaki farkı azaltırken, asimetrik baskı kurma imkânlarını da geçmişe kıyasla önemli ölçüde artırmış bulunuyor. Bu nedenle teknolojik üstünlük artık otomatik olarak hızlı ve düşük maliyetli zafer anlamına gelmiyor.
Elbette bu gelişmeler ABD'nin tamamen güç kaybettiği anlamına gelmiyor. Ancak asıl dikkat çeken nokta, Washington'un sahip olduğu gücü düşük maliyetle siyasi kazanımlara dönüştürme kapasitesinin zayıflamasıdır. Oysa bu özellik, Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin temel dayanaklarından biri olarak görülüyordu.
Bu analizin belki de en önemli mesajı, dünyanın artık güç miktarından çok, gücün inandırıcılığının önem kazandığı yeni bir döneme girmiş olmasıdır. Bölgesel aktörler, enerji piyasaları ve uluslararası şirketler, Fars Körfezi'nde yeni jeopolitik gerçekler dikkate alınmadan hiçbir önemli denklemin yönetilemeyeceği sonucuna varırlarsa, küresel güç dengesi de zamanla değişmeye başlayacaktır.
Bu nedenle ABD'nin İran'a yönelik askerî müdahalesi yalnızca bölgesel bir kriz olarak değerlendirilemez. Bu savaş, en azından ABD'deki bazı düşünce kuruluşları ve stratejik çevrelerin bakış açısından, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından oluşan uluslararası düzenin dayanıklılığını sınayan bir test niteliği taşımaktadır. Eğer Foreign Affairs'in ortaya koyduğu değerlendirme doğruysa, bu savaşta zarar gören yalnızca ABD'nin askerî üstünlüğü değil; aynı zamanda otuz yılı aşkın süredir küresel siyasete yön veren düzenin psikolojik etkisi ve stratejik itibarı olmuştur.