Yorum | Avrupa stratejik özerkliğinden nasıl uzaklaştı?
Pars Today – İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, “Avrupa bağımsız bir aktör olmayı seçmeli; ya da başka bir politikanın yankısı olmaya o kadar alışmalı ki bu yankıyı bağımsızlıkla karıştırmasın” ifadelerini kullandı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi’nin bu sözleri, Avrupa Birliği’nin İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik ABD’nin ekonomik baskısının sürdürülmesine verdiği desteği en doğru şekilde tanımlamaktadır. Mesele açık bir çelişkiyle başlıyor: Avrupa Birliği, hukuki dayanağı kendi resmi düzenlemeleri ve tutumlarıyla çelişen yaptırımları destekliyor. Bekayi açıkça şu hatırlatmada bulundu: “Avrupa Birliği, kendi kabul ettiği düzenlemeler uyarınca üçüncü ülkeler tarafından çıkarılan yasaların ülke sınırları dışında uygulanmasını tanımıyor ve bu tür yasalara etkinlik kazandırılmasını uluslararası hukuka aykırı kabul ediyor.” Dolayısıyla onun sorusu temel bir hukuki ve siyasi sorudur: “Öyleyse Avrupa Birliği bugün İran’a karşı uygulanan en acımasız ve hukuka aykırı yaptırımları nasıl destekliyor?”
Bunun cevabını Avrupa’nın değişen konumunda aramak gerekir. Avrupa Birliği, 1996 yılında ABD’nin sınır ötesi yaptırımlarının kendi egemenliğini ve çıkarlarını tehdit ettiği dönemde, ABD iç hukukunun diğer ülkelere dayatılmasına karşı koymak amacıyla “Engelleme Tüzüğü”nü (Blocking Regulation) kabul etti. O dönemde Avrupa bağımsızlığı bildirilerle değil, Washington’a karşı pratik direnişle tanımlıyordu. Ancak bugün, aynı yaptırım mantığı İran’a karşı uygulanırken Avrupa yalnızca daha önce savunmak amacıyla düzenlemeler yaptığı ilkelerden uzaklaşmakla kalmıyor, aynı zamanda yaptırım uygulayan tarafın yanında yer alıyor. Bekayi bu dönüşümü haklı olarak şöyle nitelendirdi: “1996 yılında Avrupa Birliği bağımsız hareket etmeye karar verdi ve kendi egemenliğini ABD’nin yaptırım sistemine karşı savunmak için ‘Engelleme Tüzüğü’nü kabul etti. Ancak bugün aynı birlik, Washington’ın hukuksuzluğunun destekçisine dönüşmüş durumda.”
Bu değişim, Avrupa’nın “stratejik özerklik” iddiasının güvenilirliğini doğrudan sorgulatıyor. Stratejik bağımsızlık, bir gücün daha büyük bir aktörle anlaşmazlığa düştüğü noktada, kendi bağımsız değerlendirmeleri ve çıkarları doğrultusunda karar verebilmesi anlamına gelir. Avrupa yalnızca Washington ile aynı görüşte olduğu durumlarda bağımsızlıktan söz edecekse, “stratejik özerklik” kavramı törensel ve içi boş bir ifadeye dönüşür. Bu nedenle Bekayi şu vurguyu yaptı: “Avrupa, fiilen kendisini Washington’ın emirlerini uygulayan bir aktöre indirgemişken artık ‘stratejik özerklikten’ söz edemez.” Bekayi bağımsızlığın ölçütünü de açıkça ortaya koydu: “Stratejik özerklik, gösterişli bildirilerle elde edilmez; daha büyük bir gücün tutumuyla örtüşmese bile bağımsız ve sorumlu karar alma iradesi ve kapasitesinin gösterilmesiyle gerçekleşir.”
Avrupa’nın ABD’nin İran’a yönelik ekonomik baskısına verdiği destek, tam da bu iddianın sınandığı bir durumdu ve sonuç, Avrupa’nın sorununun kapasite eksikliği değil, bağımsız karar alma iradesinden yoksun olması olduğunu gösterdi. Avrupa Birliği bağımsız bir tutum benimsemek için gerekli ekonomik, siyasi ve hukuki kapasiteye sahip. Ancak ABD’nin İran’a yönelik baskıcı politikası karşısında Washington’ın politikasıyla aynı çizgide olmayı tercih etti; üstelik bu tutum Avrupa’nın kendi hukuki ilkeleri ve stratejik çıkarlarıyla çelişse bile.
Avrupa’nın çelişkisi burada tamamlanıyor: İran’a yönelik ekonomik baskıyı destekleyen Avrupa Birliği, aynı zamanda kendisini gerilimin azaltılması ve bölgesel istikrarın savunucusu olarak tanımlıyor. Oysa bu iki politika birbiriyle bağdaşmıyor. Bir yandan ekonomik baskı araçlarını destekleyip diğer yandan krizi kontrol altına almaya çalıştığını iddia etmek mümkün değil. Bekayi bu konuda açıkça şunları söyledi: “Avrupa Birliği, Washington’ın İran’a karşı yürüttüğü ekonomik terörizmi onaylayıp aynı zamanda gerilimi azaltmak ve bölgesel istikrarı sağlamak için çaba gösterdiğini iddia edemez. Bu ikisi birbiriyle bağdaşmaz.”
Bu çelişkinin sonuçları da Avrupa’nın kendisine geri dönüyor. Bölgesel kriz, deniz yollarındaki güvenlik sorunları ve enerji piyasaları üzerindeki baskı Avrupa ekonomisini de etkiliyor. Avrupa istikrarsızlığın ekonomik ve güvenlik maliyetlerini ödüyor; ancak aynı zamanda baskıyı azaltmak yerine çatışmanın boyutunu genişleten bir politikayı destekliyor. İşte bu noktada Washington ile siyasi uyum, stratejik bir hataya dönüşüyor.
Bu nedenle Avrupa’nın ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarını desteklemesi, yalnızca maliyetsiz bir siyasi tutum olarak değerlendirilemez. Bekayi şu vurguyu yaptı: “Avrupa Birliği’nin Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü ekonomik savaşa verdiği destek, başlı başına uluslararası hukukun açık ve ciddi bir ihlalidir.” Böyle bir politikaya eşlik etmek, bunun doğuracağı sonuçlardan kaynaklanan sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Avrupa ülkeleri bu sürece siyasi olarak katılırken sonuçlarından ve ortaya çıkacak etkilerden kendilerini ayrı tutamazlar.
Argüman zinciri açıktır: Avrupa, ABD yasalarının ülke sınırları dışında uygulanmasını kendi düzenlemelerinde kabul edilemez olarak değerlendiriyor; 1996 yılında bu politikaya karşı koymak için hukuki bir mekanizma oluşturdu, ancak bugün aynı politikanın İran’a karşı uygulanmasını destekliyor. Bu dönüşüm, Avrupa’nın stratejik bağımsızlık iddiasını zayıflatmış ve gerilimi azaltma söylemi ile ekonomik baskıya verilen destek arasındaki çelişkiyi ortaya çıkarmıştır.
Bekayi’nin uyardığı gibi: “Avrupa bir seçim yapmalı: bağımsız bir aktör mü olacak, yoksa başka bir politikanın yankısı olmaya o kadar alışacak ki bu yankıyı bağımsızlıkla mı karıştıracak?”
Avrupa’nın İran konusunda bugüne kadar yaptığı tercih bağımsızlık değil, yankı olmuştur.