ABD’nin Venezüella’nın rejimini değiştirme çabası
Son günlerde Venezüella’nın gelişmelerini tahmin etmek oldukça komplike ve imkansız hale geldiği bir sırada ve en son gelişmede ABD Başkanı Donald Trump Venezüella’yı askeri müdahale ile tehdit etti.
Yaklaşık dört yılı aşkın bir süredir, Venezüella’nın içinde ve dışında yaşayan solculuk ve bağımsızlık karşıtları bu ülkenin Cumhurbaşkanı Nikolas Madoro’nun yasal ve demokratik bir süreçle seçilen ve işbaşına gelen yönetimini devirmek için ellerinden geleni ardına koymadı.
Gerçi Amerika’nın yeni Başkanı Donald Trump seçim kampanyaları sırasında Başkan olduğu takdirde hiç bir ülkede rejim değişikliğine destek vermeyeceğini ilan etti, ancak görünen o ki Trump en azından Venezüella konusunda seleflerinin yolunu izlemek istiyor. Bu arada Trump hatta Venezüella konusunda askeri seçeneği de masada tuttuğu anlaşılıyor. Oysa Trump’ın bu tehdidi, seçim kampanyaları sırasında hiç bir ülkede rejim değişikliğini desteklemeyeceği sözüne aykırıdır.
Amerika ve Venezüella’da Washington’a bağlı olan sağcılar yaklaşık yirmi yıldır Venezüella’da rejimi değiştirmeye çalışıyor. Aslında venezüella’da 1998 seçimlerinde Hugo Chavez’in zaferinden Mart 2013’e, yani Hugo Chavez’in öldüğü güne kadar Venezüella’da sağcılar Amerika’nın mali desteklerine dayanarak ve türlü komploları kurmak sureti ile Hugo Chavez iktidarını devirmeye çalıştı. O dönemde Venezüellalı sağcılar ve Amerika Hugo Chavez yönetimini devirmekle üç temel hedefin peşindeydi. İlk hedef, Venezüella’da petrol gelirini solcuların elinden çıkarmaktı. Amerika ve Venezüellalı sağcıların ikinci hedefi, Venezüella’da ABD’nin uydusu olan sağcı bir iktidarı işbaşına getirmekti, oysa solcular Amerika’dan bağımsız olmayı ve bunun yerine Amerika’nın rakipleri olan Rusya, Çin ve İran gibi ülkelerle ittifak kurmayı amaçlıyordu. Gerçekte Amerika’dan bağımsız olmak, bir bakıma Amerika’nın rakipleri olan ülkelerin James Monreo’nun doktrininden sonra Amerika’nın arka bahçesi sayılan bölgeye ayak basmaları anlamına geliyordu. Üçüncü hedef ise Venezüella ve Huga Chavez ekseninde oluşan latin Amerika solunu zayıflatmaktı.
Hugo Chavez’in Mayıs 2013’te ölümünden sonra Nikolas Madoro aynı komplolarla karşı karşıya kaldı. Ancak petrol fiyatlarının aşırı oranda düşmesi, Hugo Chavez’in halefini ciddi sorunlarla yüz yüze getirdi. Madoro döneminde Venezüella’da çoğu Chavez’in çalışmaları sonucunda yeni bir sosyal sınıfa dönüşebilen ve şartların iyileşmesini isteyen yeni bir geniş ve güçlü orta sınıf oluşmuştu. Öte yandan Venezüella’da sağcıların medya organları da bu ülkede yönetimin yetersiz kaldığı irili ufaklı her konuyu abartarak Madoro yönetiminin meşruiyetini sorgulamaya başladı.
Dünya petrol piyasalarında fiyatların şiddetli bir şekilde düşmesi Venezüella gibi petrol gelirine yüksek oranda bağımlı olan bir ülkede bir çok işletmenin iflas etmesine yol açtı. Bu doğrultuda Venezüella’nın sağcıları ve medya organları da hızla harekete geçerek bu ülkede iktisadi gelişmelerden zarar gören kesimleri sokaklara dökmeye çalıştı. Bu arada ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyon, Venezüella’da zemini hükümet karşıtı protesto eylemleri için hazır hale getirdi.
Ancak son yirmi yılda siyasi bilinçleri gelişen ve sağcıların uygulamaları ve niyetlerini iyi bilen Venezüella yönetiminin taraftarları da hükümete destek vermek üzere sokaklara döküldü. Bu iki kesimin sokaklarda karşı karşıya gelmesi ise, Venezüella’da son iki yılda şiddet ve çatışmalara neden oldu.
Venezüella’daki çalışmaların bir tarafında sağcılar ve bu kanada bağlı medya organlar, Amerika, İngiliz muhafazakarlar, AB, Batı medyası ve hatta bazı uluslararası kurum ve kuruluşlar yer alıyor.
Venezüella’da sağcıların desteklediği medya organları ve ayrıca Batı medyası muhaliflerin hareketini barışçıl bir hareket gibi göstermeye ve bunun karşısında Venezüella yönetimini baskıcı ve kan akıtan bir iktidar şeklinde görüntülemeye çalışıyor. Bu süreçte hatta bazı insan hakları örgütleri de taraf tutuyor ve raporlarında sağcıların uyguladığı şiddete hiç değinmeden sürekli Karakas yönetimini insan haklarını ihlal etmekle suçluyor.
Venezüella’daki çalışmaların öbür tarafında ise Karakas yönetimi, sosyalist hamileri, devlete bağlı medya organları, Bolivya ve Küba ve Rusya ve Çin gibi solcu devletlerin yetkilileri ve bağımsız medya organları yer alıyor.
Avrupa kıtasında Venezüella hakkında sadece iki farklı ses duyuldu. Bunlardan biri İngiltere işçi partisinin lideri Jeremy Corbin’in açıklamasıydı. Corbin Venezüella’da çatışmanın tüm taraflarının uyguladığı şiddeti kınadı ve Avrupalı diğer yetkililerin aksine Venezüella yönetiminin bu ülkede yoksullukla mücadelesini ve yoksulların yaşam koşullarını iyileştirme yönündeki önemli ve etkili çabalarını takdir etti. Corbin Venezüella’nın sosyalist lideri Hugo Chavez döneminde de onu şiddetle destekledi ve onu Avrupa’da neo liberal ekonomi ve kemerleri sıkma politikaları ile mücadele edenlerin ilham kaynağı niteledi.
Avrupa’da İspanya’nın solcu partisi Pudmos da Madrid yönetiminin Venezüellalı yetkililere dayatılan yaptırımları desteklemelerini kınayan ikinci farklı sesti.
Amerika’da ise siyaset ve medya çevreleri Donald Trump Başkan olduğu günden beri açıkça Venezüella’da rejim değişikliği propagandası yapıyor. Bu bağlamda Kent Rapoza geçen 3 Ağustos tarihinde kaleme aldığı makalede açıkça Venezüella’da rejim değişikliğine destek vermişti. Bu yazar merkezi Londra’da bulunan bir yatırım bankasının uzmanlarından Jan Den’in sözlerine istinat ederek Nikolas Madoro’nun cumhurbaşkanlığı dönemini bitiremeyeceğini de iddia etti. Bu görüş beyanı ise sadece Venezüella’da yeni kurucu meclis üyelerinin seçimlerinin düzenlenmesi ve iktidar partinin bu seçimleri kazanmasının ardından gerçekleşti. Gerçekte kurucu meclis seçimlerinin sağcıların seçimleri boykot etmeleri meselesi abartılarak sorgulanması ve böylece yeni kurucu meclisin meşruiyetinin sorgulanması Batılı medyanın en önemli amaçlarından biriydi.
Amerika yönetimi bir sonraki adımda Venezüella’nın on yetkilisini yaptırım listesine aldı. Batı medyası ve venezüella içindeki sağcı medya organları da bir yandan hükümet karşıtı eylemlere katılma çağrıları yaparken öbür yandan da protesto eylemlerinin haberlerine geniş yer veriyor.
Burada esas soru şu ki acaba Amerika’nın Venezüella’da rejim değişikliği için izlediği bu tür uygulamaları sonuca ulaşır mı? Küba yaklaşık 60 yıl Amerika’nın tek yanlı yaptırımlarına karşı direndi. Gerçi yaptırım şartlarında Küba halkının yaşamı zordu, ancak bu ülkenin sosyal, iktisadi ve siyasi şartları Küba halkının bu yaptırımlara dayanmalarını sağladı. Peki ama, acaba Venezüella’nın bu tür şartları halkın Amerika’nın yaptırımlarına katlanmalarını sağlayabilecek mi ve acaba Venezüella ile eşgüdümlü olan ülkeler bu ülkeye nereye kadar destek verecek?
Aslında Venezüellalı sağcıların mahiyetinde pek fazla bir değişiklik yaşanmıyor ve bu zümre yirmi yıldır solcuları iktidardan uzaklaştırmaya çalışıyor ve hatta bir dönem bu hedeflerine ulaşmak için darbe bile yaptılar, fakat bu darbede ancak 47 saat ayakta kalabildiler. Şimdi de Venezüella’da sağcılar bölgesel gelişmelere ve latin Amerika’da solun çökmesine ve ayrıca Amerika’da kongrenin ve beyaz sarayın yardımlarına umut bağladıkları anlaşılıyor.
Üçüncü bir nokta, iki büyük uluslararası aktör, yani Rusya ve Çin’in Venezüella’ya girme ihtimalidir. Bazı gelişmeler, Rusya ve Çin’in Venezüella’nın ekonomisini güçlendirmek istediğini gösteriyor. Çin Ağustos ayında Venezüella yönetimi ile 50 milyar dolar değerinde 650 ortak projeye imza attı. Rusya’nın Rusneft petrol firması da Venezüella’nın petrol sektörü ile yeni işbirliği anlaşmaları imzaladı. Bu arada Bolivya ve Küba eksenindeki Alba gibi bölgesel kurumlar da Venezüella’ya destek verdikleri takdirde bu ülkenin mevcut çıkmazdan kurtulabileceği anlaşılıyor. İç arenada da Madoro ve kurucu meclisin iç vahdeti güçlendirmek ve iktisadi krizi kontrol altına almak için bazı tedbirler almaları gerekiyor.
Her halükarda Venezüella oldukça karmaşık ve komplike şartları tecrübe ediyor ve bu ülkenin gelişmelerinin tüm tarafları bu arenadan zaferle çıkmak istiyor. Brezilya’nın eski Cumhurbaşkanı vilma Rosef Venezüella’nın içinde bulunduğu şartları en iyi şekilde açıklıyor. Rosef, Venezüella’da sağcıların ve onlara bağlı medya organlarının uygulamalarını eleştirerek bu zümrenin Irak tarihini latin Amerika’da tekrarlama peşinde olduklarını, fakat bu gelişmenin nihai zafer kazananı kim olursa olsun, asıl kaybeden taraf Venezüella halkı olacağını belirtiyor. Rosef, eğer Amerikalıların desteklediği taraf bu savaştan galip çıksa bile Venezüella halkını ve hatta tüm latin Amerika halkını çok güvensiz bir geleceğin bekliyor olacağı kaçınılmaz olduğunu ve sürtüşmeler devam ettiği takdirde de iç savaşın patlak verme ihtimali bulunduğunu vurguluyor.