AB ile ABD arasında 2017’de derinleşen çatlaklar
Amerika’da popülist Başkan Donald Trump, Ocak 2017’de beyaz saraya girmesi Atlas okyanusunun iki kıyısında ciddi çatlakların ve ihtilafların ortaya çıkmasına yol açtı.
Gerçekte ABD Başkanı Trump’ın AB liderleri ile eşgüdümlü olmayan tutumu ve ayrıca başta Fransa ve Almanya olmak üzere bazı AB liderlerinin ister ikili ilişkilerde ve ister küresel meselelerde Donald Trump’ın tutumunu eleştirmesi, AB ile ABD arasındaki ilişkilerin stratejik seviyeden ortaklık seviyesine doğru yön değiştirmesine yol açtığı gözleniyor. Örneğin Almanya Başbakanı Angela Merkel Mayıs 2017’nin sonlarına doğru şimdiye kadar görülmemiş bir açıklama yaparak AB ülkelerinden aralarındaki birlik ve beraberliği korumalarını ve kaderlerini Amerika’dan bağımsız olarak belirlemelerini istedi. Merkel, Avrupa artık tam olarak ABD’ye bağlı olamayacağını vurguladı.
Fransız uzman Marie Cecile Naves’in belirttiğine göre, dünyada çok kutuplu dünya düzenine son vermek isteyen Trump’ın politikaları hükmetme, blöf yapma ve kendine özel uzlaşmalara dayanıyor. Ancak Almanya Başbakanı Angela Merkel’in görüşü tamamen ABD Başkanı Trump’tan farklıdır, zira Amerika Başkanı Trump, Washington’un tek yanlı ve ben eksenli politikaları bu ülkenin rakiplerine göre gücü ve üstünlüğünün artmasıyla sonuçlanacaktır.
Ancak bu süreçte Atlas okyanusunun iki kıyısı arasında çatlakların süreci, yaşanan yeni gelişmelere göre ivme kazandığı gözleniyor.
Bu alanda en son gelişmede Avrupalı yetkililerin Amerika’nın Katsa kanunu çerçevesinde Rusya’ya karşı uyguladığı yaptırımların Avrupa’nın Moskova ile ticaret ve enerji alanında ilişkilerini etkileyeceğinden endişelerini arttırdığı anlaşılıyor. Üstelik AB aynı zamanda Amerika ve Trump’ın Kore yarımadasında kriz yaratan eğilimi ve tutumunu eleştirerek ABD başkanından Kuzey Kore’ye karşı savaş çığırtkanlığı yapan söylemlerinden vazgeçmesini istiyor.
Yine Amerika Başkanı Trump Kudüs’ü korsan İsrail’in başkenti ilan etmesi ve Amerika’nın Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını açıklamasından sonra AB ve tüm Avrupa ülkeleri bu karara karşı olduklarını ilan etti. Gerçekte Trump’ın bu kararı Atlas okyanusunun iki kıyısı arasındaki anlaşmazlıklarda yeni bir faslın açılmasına yol açtı.
Atlas okyanusunun iki kıyısı arasındaki en önemli anlaşmazlık konularından biri AB liderleri ile Trump’ın NATO’nun durumu ve bu askeri paktın Avrupalı üyelerinin mali katkılarının miktarı üzerindeki anlaşmazlığı ve görüş ayrılığıdır. Amerika Başkanı Trump ister seçim kampanyaları sırasında ve ister beyaz saraya girdikten sonra olsun NATO’nun durumunu ve Avrupalı üyelerin bu paktın bütçesini karşılamaya katkı sağlamamaları konusunu çok eleştirmişti.
Amerika Başkanı Trump’a göre NATO paktının bir çok sorunu bulunuyor ve yapısı ve teşkilatı şimdiki şartlara uygun değildir ve aynı zamanda hatta Avrupalı üyeleri bu paktın giderlerini karşılamaktan kaçınmaktadır.
Amerika Başkanı Trump’ın defalarca üzerinde durduğu konulardan biri Washington’un NATO’nun bütçesini karşılamakta üstlendiği önemli orandaki payıdır. Trump bu durumun aynı şekilde devam etmesinin hiç bir haklı gerekçesi bulunmadığını belirtiyor. NATO kararına göre bu askeri paktın üyeleri gayri safi iç hasılalarının en az %2 kadarını askeri ve savunma alanlarına tahsis etmeleri gerekiyor. Ancak NATO paktının üyelerinin Washington’a askeri bütçelerini gayri safi iç hasılarının %2 kadarının seviyesine ulaşma sözü vermelerine karşın bu sözün gerçekleşmesi bir çok engelle karşı karşıya bulunuyor. Örneğin Almanya gibi ülkelerde askeri bütçelerin arttırılmasına yönelik siyasi arenada sergilenen muhalefet bu engellerden biri sayılıyor. Alman uzmanlara göre bu yüzden önemli bir zaruret sayılan NATO askeri ittifakının önemi yavaş yavaş azalacağı anlaşılıyor. Bu yüzden Almanya ve AB’nin diğer üyeleri daha güçlü bir şekilde tek başına ve bağımsız hareket etmeleri gerekiyor.
AB ile ABD arasında Donald Trump döneminde yaşanan bir başka temel anlaşmazlık, Atlas okyanusunun iki kıyısı arasında iklim değişikliği ve özellikle Paris iklim anlaşması konusunda tamamen iki farklı ve zıt eğilim sergilemeleridir. Amerika Başkanı Trump, Paris anlaşmasının sıkı savunucularından biri olan bir önceki Başkan Obama’dan farklı olarak defalarca bu anlaşmayı eleştirdi ve anlaşmanın başta enerji ve sanayi alanları olmak üzere Amerika’nin iktisadi programlarını iyileştirmek üzere hazırladığı programların önünde ciddi engel olduğunu ileri sürdü.
Trump’ın Paris iklim anlaşmasına yönelik bu tutumu ve Amerika’nın anlaşmadan çekilmesi doğrultusunda talimat vermesi, sadece sanayileşmiş ve yeni ekonomik güçlerin liderlerinin hoşnutsuzluğuna yol açmakla kalmadı, aynı zamanda Almanya Başbakanı Angela Merkel’in G-7’nin son liderler zirvesinde altı bire karşı grubu tabirini kullanmasına yol açtı. Merkel bu tabirle G-7’nin altı üyesi Amerika’ya karşı ortak bir tutum sergilediğini belirtmek istedi.
Amerika Başkanı Donald Trump’a göre yerkürenin ısınması ve iklim değişikliği meselesi esas itibarı ile gerçek değildir ve Çinlilerin uydurduğu bir kandırmadan ibarettir.
Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin’in çevre işleri danışmanı Andriy Belvysoff’un belirttiğine göre Amerika olmadan Paris iklim anlaşmasının hiç bir faydası olmayacaktır, zira Amerika dünyada sera gazlarını üreten en büyük ülkelerden biridir. Nitekim Amerika Paris iklim anlaşmasından çekilmesi gerçekleştiğinde, yerküre ısınma açısından daha tehlikeli şartlara yaklaşacaktır. Zira Amerika yerkürenin ısınmasının baş etkenlerinden biridir.
Amerika Başkanı Trump yönetimi ile AB arasında yaşanan bir başka anlaşmazlık, Atlas okyanusunun iki kıyısı arasında farklı ve hatta zıt ticari ve iktisadi politikalara dayanıyor. AB liderleri Donald Trump yönetiminin özellikle iktisadi ve ticari alanlar başta olmak üzere izledikleri politikalarından derin kaygı duuyor. Amerika Başkanı Trump ticari ve iktisadi politikalarında destek politikasını ön plana çıkarırken, AB küreselleşmenin temel direklerinden biri olan serbest ticaret politikasına vurgu yapıyor.
Bundan başka Brüksel’in Washington’a yönelttiği bir başka önemli eleştiri ise, Trump’ın AB ile ABD arasında serbest ticaret anlaşmasıyla ilgili müzakereleri askıya almasıdır. Gerçekte Trump yönetiminin ticari ve iktisadi eğilim başta Almanya gibi ekonomisi ihracat eksenine dayalı olan ülkeler olmak üzere AB ülkelerinin ticaretine ve ekonomisine zarar veriyor. Buna göre Almanya yetkilileri Amerika Başkanı Trump’tan serbest ticaret ilkesine bağlı kalmasını istiyor ve iç ekonomiye destek politikalarından kaygı duyduklarını beyan ediyor.
Siyaset meseleleri uzmanlarından Christian Viperford şöyle diyor: şimdiye kadar Batı dünyasının en temel inançlarından biri sermaye, ürün ve insan gücüne açık kapı politikası ve sorunların çözümü için çoğulcu katılım politikasını benimsemesidir. Görünen o ki başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin Trump’ın ticari ve iktisadi eğilimine muhalefeti Trump’ın Amerika’nın iç ekonomisine destek politikasını pek fazla etkilemeyecektir.
Şimdilerde her zamankinden daha çok önem kazanmaya başlayan bir başka konu ise AB ve ABD’nin Rusya ile ticari ve iktisadi ilişkilerde farklı eğilimleri olmasıdır. AB 2014 yılından beri Amerika ile birlikte Rusya yönetimini Ukrayna’nın doğusunda yaşanan krize müdahale etmek ve Kırım yarımadasını işgal etmek gibi suçlarla suçlayarak, Rusya’ya karşı bazı mali ve iktisadi yaptırımları uyguluyor. Bu durum Moskova’nın da tepkisine yol açtığı gözleniyor. Buna karşın Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımların iki taraf arasındaki ticari ve iktisadi ilişkilerin tamamen kesilmesine yol açmadı.
Rus uzman Nikolai Topornin’in belirttiğine göre Ukrayna’nın doğusundaki münakaşa ve bu münakaşaya bir çözüm bulmak hali hazırda Rusya için ciddi bir sorundur ve hatta Washington ile ilişkilerinden bile daha önemli sayılır. Çünkü Rusya’ya uygulanan yaptırımlar kesinlikle Ukrayna’da barışın sağlanmasına bağlıdır ve bu yaptırımların uygulanması Rusya ile Avrupalı ortakları arasındaki ilişkilere ciddi bir şekilde zarar vermektedir.
AB Rusya’ya yönelik baskıların korunmasını istiyor, ama aynı zamanda Amerika’nın Katsa yasası çerçevesinde Rusya’ya yeni yaptırımların uygulanmasına karşı çıkıyor. Üstelik bu yaptırımların Avrupalı firmaları ve petrol ve doğalgaz projelerini olumsuz yönde etkileyebilir. AB Rusya’ya yönelik yaptırım politikasını korumakla beraber bazı kırmızı çizgilere de uyulmasını istiyor. Gerçekte Amerika’nın Rusya’ya dayatmak istediği yeni yaptırımları bir nevi AB’ye yönelik iktisadi baskı telakki etmek gerekir. Bu durum hiç kuşkusuz Brüksel’le Washington ilişkilerine zarar verecektir.
Amerika ile Avrupa birliği arasında bir başka ihtilaf konusu ise Amerika Başkanı Donald Trump’ın Bercam nükleer anlaşmasına karşı sergilediği olumsuz tutumdur. Trump’ın Ekim 2017’de İran ve 5+1 grubu arasında imzalanan nükleer anlaşmayı onaylamaması Avrupalı liderlerin sert itirazına yol açtı. Eylül 2017’de 80 kadar silahsızlanma uzmanı İran ile imzalanan nükleer anlaşmanın etkili olduğunu belirterek ABD Başkanı Trump’tan Bercam nükleer anlaşmasını lağvetme kararını yeniden gözden geçirmesini istedi. Söz konusu uzmanlar Amerika’nın İran’ı mesnetsiz suçlaması sadece Washington’un münzevi olmasına yol açacağı uyarısında da bulundu.
AB ise Bercam nükleer anlaşmasını İran’ın nükleer programını kontrol altına alma çerçevesinde bir anlaşma olarak görüyor. Ancak Trump’a göre Bercam sadece İran’ın nükleer programına ağır kısıtlama ve denetim getirmekle kalmaması ve bunun yanında Amerika’nın İran’ın füze gücü, bölgesel uygulamaları ve İran’da insan hakları kaygıları gibi konulardan duyduğu endişeleri de bertaraf etmesi gerekiyor.
Ancak AB liderleri sadece İran’ın nükleer anlaşmaya bağlı kalmasını istiyor ve onlar için Amerika’nın ne düşündüğü önem arz etmiyor. Gerçi son günlerde Fransa Cumhurbaşkanı Macron gibi bazı AB liderleri de İran’ın füze gücü ve bölgesel uygulamaları konusunda Amerika’nın kaygılarına ortak olduklarını ileri sürüyor, ancak buna karşın bu konuların Bercam nükleer anlaşmasını yok etme pahasına takip edilmemesi gerekiyor.
AB ile ABD arasındaki ihtilaflara bakıldığında, Atlas okyanusunun iki kıyısı arasındaki ilişkilerin pek de aydın bir ufku olmadığı anlaşılıyor. Gerçekte Avrupa’nın Almanya Dışişleri Bakanı Zigmar Gabrial gibi bazı yetkilileri Amerika’nın politikalarında yaşanan şimdiki değişiklikleri geçici bir konu olarak değil de bu ülkelerin küresel eğilimlerinde yapısal değişiklik olarak telakki ediyor. Donald Trump Amerika’nın eski başkanlarından oğul Bush gibi tamamen tek yanlı olmaya vurgu yapıyor. Trump bu eğilimini sadece askeri alanda değil, başka alanlarda da izliyor, fakat bu tutumun Amerika’ya daha da inzivaya iteceği anlaşılıyor.
Amerika devleti kendini dünyanın en üstün gücü telakki ediyor ve bu kuruntudan hareketle küresel meselelerde ahkam kesiyor ve kendi istek ve iradesini uluslararası camiaya dayatmaya çalışıyor. Bu durum sadece Amerika’nın Rusya ve Çin gibi geleneksel rakiplerinin eleştirilerini tetiklemekle kalmadığı ve şimdi Avrupalı müttefiklerini bile isyan ettirdiği ve Trump’ın yapıcı olmayan yıkıcı eğilimlerini eleştirerek bu eğilimlerinden vazgeçmesini istemeye başlamasına yol açtığı anlaşılıyor. Nitekim Almanya Başbakanı Angela Merkel Amerikalıların sadece kendilerini düşündüklerini ve dünyanın başka ülkelerini önemsemediklerini düşünüyor ve bu yüzden artık büyük ve süper bir güç olmak için hiç bir şansı bulunmuyor.