Silahlı güçler, güvenlik ve huzurun koruyucuları -1
İslam inkılabının zaferi ardından düşmanların İran ordusunu zayıflatmak ve tefrika oluşturmakla ülkede güvenliği bozma ve kargaşa çıkarma peşinde oldukları bir dönemde, İslam cumhuriyetinin büyük kurucusu İmam Humeyni –ra- ordunun korunması zaruretine vurgu yaptığı bir mesajda ordunun vahdeti, birlikteliği ve uyumu bağlamında önemli ve tarihi bir direktifte bulunarak, miladi 17 Nisan gününe denk gelen hş 29 Ferverdin gününü “ordu günü” olarak adlandırdı.
Bu sohbette İslam cumhuriyeti nizamında ordunun konumu, rolü ve önemine değinmek istiyoruz.
İslam inkılabı öncesinde İran bölgede Amerika’nın başlıca müttefiki olarak askeri teçhizatlar bakımından Amerika ve diğer müttefiklerinin kanatları altındaydı.
İran ordusu o dönemde maddi açıdan dünyanın güçlü ordularından sayılsa da o dönemde sahip olduğu her şeyi bölgede yabancıların hedefleri için bir araçtı. Ülkede ordunun Amerikan hafif araçlarını bile tamir edebilme olanağına sahip değildi ve pratikte ya Amerikalı danışmanlar bunu yapmaları gerekirdi veya söz konusu parçalar tamamen Amerika’dan ithal edilecekti.
İran’da 45 binden fazla askeri danışmanın hazır bulunması ve Pehlevi şahının Amerika’dan yüklü silah satın almaları, İran ordusunun Amerika’ya bağlılığının göstergesidir.
İran’ın İslam inkılabından önceki silahlarının bir çoğu ya Amerika ya da Avrupa’dan ithal ediliyordu, öyle ki hş 1352-56 (miladi 1973- 77) yılları arasında Muhammed Rıza Pehlevi Amerika ve İngiltere’ye on milyarlarca dolarlık silah siparişinde bulundu ve hatta hş 1356 (miladi 1977) yılında İran savunma sanayi kurumu Siyonist rejim ile birlikte çeşitli füze üretimi için çalışmaya başladı fakat bu proje Siyonist rejimin yolsuzluğu ile sonuçlandı.
O dönemde savunma silahların üretim teknolojisi her zaman batılıların elindeydi öyle ki TOW füzeleri gibi hassas silahların ortak üretiminde İran’dan tek bir kişinin montaj salonu veya hassas bölümlerinin üretimi sırasında hazır bulunmaya hakkı ve izni yoktu. Zira Pehlevi rejiminin Amerika’ya tam bağlılığına rağmen hiçbir İranlının bu hassas teknolojiye ulaşmasını istemiyor ve İran’ın da sadece onların ürünlerinin tüketicisi olarak kalmasını istiyorlardı.
Ameirkan eski başkanlardan Henry Kissinger 1978 yılında yayınlanan Beyaz Saray’daki yıllar adlı kitabında şöyle yazıyor:
Şah bizden karşılıksız askeri yardım istemiyordu ve silah satın almak ve askeri güçlerini donatma parasını petrol satışından temin ediyordu. Amerika için Fars Körfezi’nde hayati çıkarlarını temin için Amerikalı vergi mükelleflerinin cebinden en ufak masraf yapmaksızın kendi silah fabrikalarının ürünlerini iyi bir fiyatla satmaktan daha iyi bir şey yoktu.
Böylece İran ordusu sahip olduğu tüm Amerikan ve batı teçhizatları ile İslam inkılabından önce bölgede Amerika’ya bağlı ve onun hedeflerine hizmet eden tamamen bağımlı bir güce dönüşmüş vaziyetteydi.
Fakat İslam inkılabının zaferi ve Pehlevi rejiminin devrilmesi ve ardından İran ve Amerika ilişkilerinin kesilmesi ardından, iki ülke arasında imzalanan silah anlaşmalarının bir çoğu tek taraflı olarak Amerika tarafından feshedildi ve İran’ın söz konusu silahların satın almak için ödediği paralar Amerika tarafından bloke edildi.
Böylelikle inkılaptan önce askeri açıdan Amerika’ya tamamen bağlı olan bir ülke birden bire Amerika ve hatta diğer ülkelerin askeri ve silah desteklerinden mahrum kaldı; bu şekilde İran halkının zafere yeni kavuşan inkılabı, savunma ve güvenlik alanlarında büyük sorunlarla karşı karşıya kaldı.
O dönemde İran’ın askeri durumundan tam bilgiye sahip olan Amerikalılar, Saddam rejimini İran’a kapsamlı saldırıya teşvik ettiler ve Irak’ın devrik diktatörü Saddam ordusu, kesin zafer vaatleri ile hş 31 Şehriver 1359 (miladi 22 Eylül 1980) tarihinde İran topraklarına saldırdı.
İran İslam cumhuriyetine dayatılan savaşın başlaması ile birlikte İran geniş çapta silah yaptırımına maruz kaldı ve askeri teçhizatlarının bakım ve tamiri için büyük sorunlar yaşadı.
Bu yüzden İran İslam cumhuriyeti karşı karşıya olduğu tehditlere uygun olarak kendi askeri gücünü bilimsel bileşenleri ve uzman güçlerinin kabiliyetlerine uygun olarak yükseltmek zorunda kaldı.
Bu hedef doğrultusunda ordu güçleri ve İslam inkılabı muhafızlar ordusu en baştan itibaren yan yana hareket ederek, ülkenin savunma gücünün iktidarı, gücü ve kabiliyetlerinin artması bağlamında işbirliğinde bulundular.
Bu işbirliğinin sonucu ise, İran savunma gücünün en yüksek düzeyde tehditlere karşı caydırıcı olmasıdır.
Bu bağlamda, askeri bilgiyi arttırma hedefiyle savunma stratejisinde bazı değişiklikler gerçekleştirildi. Bu değişikliklerde iki önemli konu dikkat çekiyor.
Birincisi, tehditlere karşı mücadelede ve güvenliğini savunmasında stratejik role sahip olan İran İslam cumhuriyeti ordusunun kara, deniz ve hava güçlerinde yapısal değişiklik ve gelişmenin oluşturulmasıdır.
İkincisi ise caydırıcılık ilkesinin altının çizilmesidir.
Bu değişiklikler İran silahlı güçlerini düşmanın çeşitli tehditlerine karşı tam hazır hale getiriyor.
İran İslam cumhuriyeti savunma bakanı tuğgeneral Emir Hatemi bu bağlamda yaptığı açıklamada, “İran’a karşı düşmanlıkların derinliği dikkate alınarak, İran’da yüksek vizyonlu bir strateji şekillenmiştir ve bu da İran İslam cumhuriyetinin savunma kabiliyetlerine ulaşmasına sebep olmuştur” diyor.
İran savunmasının önemli bir bölümü savunma füze kabiliyetine sahip olmaktır; bu konu caydırıcılık bağlamında stratejik öneme sahiptir.
İran’a dayatılan savaş yıllarının ortalarında savunma ihtiyaçları ve zaruretleri nedeni ile İran’da füze teknolojisinin ilk temelleri atıldı. Bu çalışmaların sonucu savaşın son yıllarında Zelzal roketinin yapımı ile ortaya çıktı, ardından Zelzal roketinin geliştirilmesi ile Fatih 110 füzesi tasarlanarak üretildi.
Aslında savaşın ardındaki yıllar İran silahlı güçlerine, kendi savunma tecrübelerini kullanarak ayrıca savunma sanayi üretimindeki kapasitesini değerlendirerek, kutsal savunma yıllarında başlayan kendine yeterli hale gelme çalışmalarını daha hızlı yürütmek için daha uygun fırsatlar sundu.
Bu çalışmalar ise miladi 90’lı yılların ortalarında özellikle Şahab-3 olmak üzere Şahab seri füzelerin tanıtılmasıyla sonuçlanarak dünyayı hayrete düşürdü. Hiç kimse daha 20 yıl öncesine kadar tamamen Amerika ve batıya bağlı olan bir ülkenin hiçbir dış yardım olmadan en modern askeri bilgilere ulaşabilmesini ve yaklaşık 1200 km menzili olan bir füze üretebileceğini düşünmüyordu.
Gelecek yıllarda İslam inkılabına karşı tehditlerin artması ile birlikte ülkenin savunma alanında daha fazla ilerlemeler yaşandı ve tehditlere uygun olarak silahlı güçlerin ihtiyacı olan sistemlerin tasarım ve üretim çalışmalarına başlandı.
Füze üretimi alanında gerçekleşen faaliyetler nokta vuruş yapan Kâdir, Fatih, Siccil, İmad, Zulfikar ve Hurremşehir gibi çeşitli balistik füzelerin üretimine sebep oldu. Bu füzeler büyük bir dikkatle kendi hedeflerini çeşitli aralıklarla vurma yeteneğine sahiptir.
İran halihazırda caydırıcılık ve hatta saldırı açısından, kendi askeri gücüne dayanarak, bölgeyi güvensizleştiren tüm hareketlere karşı durabilecek güçtedir.
İran İslam cumhuriyeti savunma bakanı tuğgeneral Emir Hatemi bu bağlamda yaptığı açıklamada, “İran’a karşı düşmanlıkların derinliği dikkate alınarak, İran’da yüksek vizyonlu bir strateji şekillenmiştir ve bu da İran İslam cumhuriyetinin savunma kabiliyetlerine ulaşmasına sebep olmuştur” diyor.
İslam inkılabı rehberi Ayetullah seyit Ali Hamenei başkumandan olarak, İran hava kuvvetleri ve İran ordusu hava savunma güçlerinden komutanlar ve personel ile görüşmede İran’ın tüm alanlarda ve özellikle savunma alanında güçlenmesi gerektiğine işaretle, “savaşın olmaması ve tehditlerin bitmesi için güçlenmek gerektiğini” söyledi.
İslam inkılabı rehberi Ayetullah Hamenei zayıf olmanın düşmanı saldırıya teşvik ettiğine işaretle, “Biz hiçbir ülke veya milleti tehdit etme peşinde değiliz, biz ülke güvenliğini koruma ve tehdidi önlemek peşindeyiz” şeklinde sözlerini sürdürdü.