Terörle mücadele günü üzerine - 1
İran’da eski Cumhurbaşkanı Recai ve Başbakan Bahüner’in şehit edildiği gün “Terörle mücadele günü” olarak adlandırılmıştır. Bu bağlamda terörü, köklerini ve sultacı güçlerin neden terörü bir malzeme olarak kullandıklarını 2 bölümlük bir programda gözden geçirdik. Şimdi programımızın 1. bölümünü hep birlikte dinleyelim.
İran İslam Cumhuriyeti nizamının kurulduğu ilk günlerde bu nizamın karşıtı olan bazı malum devletlerin siyasi, askeri ve propaganda desteklerinden yararlanan münafıklar terör örgütü, İran İslam inkılabı zafere kavuştuğu ilk yıllarda geniş çapta terör faaliyetlerine yönelerek İslami nizamın becerikli ve etkili yetkililerini ortadan kaldırmaya çalıştı ve kendince ülkenin hassas noktalarında yetkili boşluğu yaratarak İran İslam Cumhuriyeti nizamına darbe indirmek istedi.
Bu süreçte Mihrab şehitleri, 7 Tir şehitleri, 8 Şehriver şehitleri, Laciverdiler, Karaniler ve Seyyad Şiraziler gibi şahsiyetler İslam inkılabı tarihinde münafıklar terör örgütünün estirdiği terörde şehit düşen bazı şahsiyetlerdir.
Bu cinayetlerin devamında hş. takvimine göre 8 Şehriver terör eylemi, Ayetullah Seyyid Muhammed Hüseyni Beheşti ve İslam Cumhuriyeti partisinin 72 üyesi ve siyasi şahsiyet parti merkezinde 7 Tir tarihinde düzenlenen bombalı eylemde şehit düşmelerinden sadece iki ay sonra gerçekleşti. Küresel istikbar ise bu terör eylemlerine hiç bir tepki vermediği hatta desteklemeye devam etti.
Münafıklar terör örgütü üyeleri yıkıcı faaliyetleri ve yetkililere ve vatandaşlara karşı terör saldırılarının ardından ilkin Fransa’ya kaçtılar ve ardından Irak’a geçerek burada da korkunç cinayetlere imza attılar.
1991 ve 1992 yıllarında yaşanan olaylarda Irak’ın devrik lideri Saddam münafıklardan Iraklı Kürtleri bastırmakta yararlandı. Saddam bu korkunç cinayette Iraklı Kürtlere soykırım uygulamayı planladı ve sonuçta binlerce kadın ve çocuk katliam edildi.
Ancak Saddam Amerika’nın saldırısı ile devrildikten sonra bile münafıklar terör örgütü Amerika’nın korumasına alındı. Örgüt bir süre Liberty kampında kaldı ve ardından Londra ve Washington’un girişimleri ile özgürce faaliyetlerine devam etmek üzere Arnavutluk topraklarına yerleşti.
Bölgeye müdahalede bulunmakta teröre destek vermenin Amerika’nın stratejilerinin bir parçası olduğu gerçeği açıkça ortadadır. Aslında Amerika ve bazı Avrupa ülkeleri siyasi hedefleri ve emelleri doğrultusunda teröristleri iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayırarak böylece teröristlere verdikleri desteği haklı göstermeye çalışıyorlar.
Ancak bu tür bir çifte standart uygulama özellikle İran’da terör cinayetlerini işleyen canileri daha özgürce cinayetlerini sürdürmelerine yol açıyor.
Amerika’nın Associated Press haber ajansı önemli ifşaatta bulunduğu bir raporunda Amerika’nın teröre desteklerini, Amerikalı bazı senatörlerin münafıklar terör örgütü elebaşılarından rüşvet aldığını gün yüzüne çıkardı. Associated Press raporunda ABD’nin eski Başkanı Donald Trump kabinesinde bir yetkili ve en az bir danışmanı para karşılığında münafıklar terör örgütü üyelerine hitaben konuşma yaptıklarını ifşa etti.
ABD milli güvenlik konseyi eski üyesi ve münafıkların hamisi ve bu örgütün terör örgütleri listesinden çıkarılması için rapor hazırlayanlardan biri olan Raymond Tanter şöyle diyor: Onlar, yani münafıklar, ABD’nin İran karşıtı programlarını ilerletmek için yaptırım ve savaşa kıyasla daha iyi seçeneklerdir.
Gerçekte bu anlayıştan hareketle Amerika ve bazı Avrupa ülkeleri, münafıklar terör örgütünün eli binlerce masum insanın kanına bulaştığını bildikleri halde örgüte destek veriyorlar.
Bu açıdan bakıldığında, 1981 yılının yaz aylarında İran’da yaşanan terör saldırıları aslında küresel istikbarın İran İslam inkılabı ve İran İslam Cumhuriyeti nizamına darbe indirmek için uyguladığı büyük komplonun bir parçası olduğu daha iyi anlaşılır.
Eldeki kesin belgelere göre Amerika devleti 1960’lı yıllarından itibaren Batı Asya, Avrupa ve Latin Amerika bölgelerinde eli kanlı en az sekiz terör örgütüne destek verdi. Amerika devleti çıkarları söz konusu olduğunda sadece terör örgütlerine destek vermekle kalmıyor, bizzat terör eylemleri gerçekleştiriyor. İslam İnkılabı Muhafızlar Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General Hac Kasım Süleymani’nin Amerika’nın eski Başkanı Donald Trump’ın doğrudan talimatı ile ABD terör ordusu tarafından düzenlenen suikast olayı bu iddianın ispatıdır.
Amerika terör devleti Ocak 2020’de İslam İnkılabı Muhafızlar Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General Hac Kasım Süleymani’ye suikast düzenleyerek bölgeyi terör eylemleri ile güvensizliğe sürüklemekte kararlı olduğunu ortaya koydu.
3 Ocak 2020 tarihinde Irak devletinin resmi daveti üzerine bu ülkeye bir ziyaret gerçekleştiren İslam İnkılabı Muhafızlar Ordusu Kudüs Gücü Komutanı General Hac Kasım Süleymani, Haşdi Şabi komutanı Ebu Mehdi Mühendis ve beraberindeki heyetle birlikte Bağdat hava limanının çıkışında ABD terör ordusunun İHA’larının hedefi oldu. Saldırıda General Süleymani ve beraberindeki arkadaşlarının hepsi şehit düştü.
Aslında Amerika terör devleti bu suikastla o güne kadar Irak’ta ve bölgede tekfirci IŞİD terör örgütüne ağır darbeler indiren komutanları hedef almıştı. Gerçi İran da Amerika’nın bu terör saldırısına gösterdiği tepkide, ABD terör ordusunun Irak’ta en önemli ve en büyük askeri üssü olan Aynul Esed hava üssünü füze yağmuruna tuttu.
Son yıllarda bölgede yaşanan gelişmeler ABD elebaşılığındaki sultacı güçlerin terör ve radikalizmden şom hedeflerine ulaşma doğrultusunda yararlandığını gösteriyor. Bu terör cinayetlerinin bir bölümü iktisadi yaptırımlar ve insanların sağlığına yönelik estirilen terör şeklinde gerçekleştiriliyor. Nitekim İran Amerika’nın iktisadi ve ilaç terörünün başlıca hedeflerinden biridir.
Ancak Batı’nın bu cinayetleri İran milletinin tarihi hafızasından asla silinmeyecektir. Nitekim 8 Şehriver gününün terörle mücadele günü olarak adlandırılmasını da bu çerçevede değerlendirmeliyiz.
Cumhurbaşkanı Muhammed Ali Recai ve Başbakan Muhammed Cevad Bahüner’in diğer bazı yetkililerle birlikte şehit etmek, Batılı casusluk ve istihbarat örgütlerinin henüz yeni yeni ayakta durmaya çalışan İran İslam Cumhuriyeti nizamını çökertmek amacıyla inkılap karşıtları ve münafıklar terör örgütünün eliyle işlenen terör cinayetlerinin bir örneğidir.
Burada akla gelen önemli soru, terörün gerçek mahiyetinin ne olduğu ve köklerini nerelerde aramak gerektiği sorusudur.
Siyasi kültürde terör sözcüğü latin kökenli olup korku ve vahşet anlamına gelir ve bir kişi veya bir grubun toplumda korku ve dehşet saçmak ve zor kullanarak siyasi hedefine ulaşma yönündeki davranışına verilen addır.
Bu sözcük bölge milletlerinin diline de büyük korku, panik ve vahşet anlamında girmiştir ve terör yapan, terörü destekleyen veya amacına ulaşmak için başkasını gafil avlayarak öldüren veya toplumda korku ve dehşet saçan kişiye de terörist denir.
Terör eylemlerini şahsiyetlere yönelik suikast, devlet terörü, uluslararası terör, nükleer terör ve siber terör gibi çeşitli türlere ayırmak mümkün. Uçak kaçırma, rehine alma, sabotaj, bombalama, hepsi teröristlerce kullanılan yöntemlerden sayılır.
Şahsiyetlere suikastta amaç, insanları siyahi hedeflerin doğrultusunda öldürmektir, ya da eğer bir kişi belli bir hedefe ulaşılmasına mani oluyorsa, öldürülerek ortadan kaldırılır ve böylece teröristlerin hedeflerine ulaşma yolu açılır.
Terör ayrıca devletler tarafından da bir yöntem olarak kullanılır. Devlet terörü tabiri genellikle bazı devletlerin doğrudan ya da dolaylı bir şekilde başka ülkelerde terör faaliyetinde bulunan veya şiddet uygulayanlara yardımcı olmaları veya bu tür faaliyetleri organize etmeleri için kullanılır.
Bu uygulamalardan hareketle milletler camiası konseyi 10 Aralık 1934’te oy birliği ile tüm üye ülkelerin terör eylemlerini önlemek üzere tüm çabalarını harcamalarına ve bu konuda başka ülkelerle işbirliği yapmalarına vurgu yapan bir kararname onayladı. Bu çalışmanın sonunda 16 Kasım 1937 tarihinde terörü men eden ve cezalandırmayı öngören bir konvansiyon hazırlandı.
Ancak bu kararname terörü genel bir kalıpta özetliyordu. 1937 Cenevre anlaşmasına göre terör kavramı sadece bir ülkeye veya bir devlete karşı yapılan uygulamaların çerçevesinde tanımlandı. Bu belgenin özelliği ise terör olarak tanımlanması gereken bazı suçları belirliyordu.
Öte yandan ikinci dünya savaşının başlaması ile birlikte bu çabalar da bu savaşın etkisi altında kaldı ve belirli bir sonuca ulaşamadı.
Daha sonra BM’nin kurulması ile beraber terör meselesi bir kez daha uluslararası hukuk komisyonunda gündeme geldi. Söz konusu komisyon devletlerin hakları ve görevleri konusunda bir bildiri hazırladı. Böylece 1947 ila 1955 yılları arasında bu çabalar BM genel kurulunda tecavüz ve terörle ilgili 1186 sayılı kararname sonuca ulaştı.
Ancak buna karşın terör yine yayılmaya devam etti ve bu kez daha yeni boyutlar kazandı. Terör özellikle iki Doğu ve Batı süper güçleri arasındaki soğuk savaş döneminde birbirine darbe vurma silahına dönüştü.