Amerika, İran’ı teslim olmaya zorlama politikasından vazgeçmeye hazır mı?
Parstoday – Jake Sullivan, Biden yönetiminin Ulusal Güvenlik Danışmanı, Foreign Affairs dergisiyle yaptığı röportajda, İran’ın müzakerelerdeki davranış özelliklerine dair net bir tablo çiziyor ve bu tablo, ABD yönetiminin mevcut çıkmazdan çıkması için bir yol haritası niteliği taşıyabilir.
ABD–İran diplomasisinin karmaşık ve gergin atmosferinde, bazen eski Amerikalı yetkililerin analizleri, resmi raporlardan daha gerçekçi oluyor. Sullivan’ın şu noktaya yaptığı vurgu önemlidir: İranlılar “baskı ve tehdit karşısında teslimiyet işareti taşıyan her şeyden nefret ederler” ve “büyük bir gurura sahiptirler.” Ona göre İran’ın kırmızı çizgileri son derece açıktır; İran asla dayatma veya zorbalık karşısında boyun eğme kokusu veren bir anlaşmayı kabul etmez. Bu ifade, Trump ve hâlâ “azami baskı” politikasında ısrar eden Amerikalı stratejistlere açık bir yanıttır. Sullivan, eski Başkan Donald Trump’ın müzakere tarzına atıfta bulunarak, Trump’ın “karşı tarafı zorladığını iddia edebileceği” anlaşmalardan hoşlandığını, ancak İran’ın hiçbir zaman dayatma veya yenilgi işareti taşıyan bir çerçeveyi kabul etmeyeceğini ve bu davranış çelişkisinin kalıcı bir anlaşmaya ulaşmayı zorlaştırdığını belirtiyor.Sullivan, Trump’ın azami baskı politikasını eleştiren tek kişi değil. Kongre’nin mevcut ve eski üyeleri ile birçok üst düzey Amerikalı analist arasında, Trump’ın yaklaşımını açıkça eleştiren ve İran’ın kırmızı çizgilerine saygı duyulması ve maksimalist taleplerin terk edilmesi gerektiğini vurgulayan geniş bir kesim bulunuyor. Etkili Demokrat senatör Chris Murphy, aşırı taleplerde ısrar etmenin, Trump tarzında, herhangi bir nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılma şansını sıfıra indireceği konusunda uyarıda bulunarak, tek gerçekçi yolun JCPOA çerçevesine geri dönmek ve ardından nükleer zenginleştirmenin tamamen durdurulması veya İran’ın füze programının tamamen sökülmesi gibi imkânsız ön koşulların dayatılmadığı, daha güçlü bir anlaşma için çaba göstermek olduğunu ifade ediyor.2015 nükleer anlaşmasının eski baş müzakerecilerinden ve Biden yönetiminin üst düzey yetkililerinden Robert Malley de çok sayıda analizinde Trump’ın yaklaşımını eleştirerek, Trump’ın müzakere tarzı ile İran’daki karar alma yapısı arasındaki derin çelişkiyi şöyle tanımlıyor: Trump hızlı ve gösterişli sonuçlar ister ve başarısını sergilemekten hoşlanır, ancak İran liderliği “uzun oyunu” oynar ve temel çıkarlarından geri adım atmamak için uzun süreli ve ağır maliyetlere katlanmaya hazırdır. İran’ın siyasi ve stratejik kültüründe, “baskı karşısında geri adım atma” görüntüsü kabul edilemez. Malley, yıllarca İran müzakere heyetiyle aynı masada oturmuş biri olarak, “ulusal gurur” ve “aşağılama karşıtlığını” anlamanın her diplomat için zorunlu olduğunu, Trump’ın azami baskı politikası ve tehditkâr söyleminin ise İranlıların asla kabul etmeyeceği bir aşağılayıcı müzakere ortamı yarattığını sık sık vurgulamıştır.ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski İran dosyası direktörü ve Atlantik Konseyi’nin önde gelen analistlerinden Nate Swanson da, Trump’ın yaklaşımını eleştirerek, “azami baskı” politikasının şu ana kadar İran’ın karar alma süreçlerinde temel bir değişiklik yaratamadığını, aksine Tahran’ın direnç ekonomisi ve ticari ortak çeşitlendirmesi yoluyla baskıları etkisizleştirmeyi öğrendiğini belirtiyor.Sullivan, Foreign Affairs röportajının başka bir bölümünde ise bölgede yeterince üzerinde durulmayan stratejik bir dönüşüme dikkat çekiyor: İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma yönündeki teorik tehdidinin artık “fiilî bir kapasiteye” dönüşmesi. Ona göre bu saha değişikliği caydırıcılık denklemelerini altüst etmiş ve İran’ın tehdidini “çok daha inandırıcı” hale getirmiştir. Sullivan, gelecekte Tahran’ın bu hayati geçiş noktası üzerinde daha fazla operasyonel kontrol kuracağını ve bunun bölgenin yeni gerçeklerinden biri haline geleceğini öngörüyor. Bu tespit, Washington’daki politika yapıcılar için iki yönlü bir mesaj taşıyor: Birincisi, azami baskı politikası İran’ı teslim olmaya zorlamadığı gibi, sahadaki inisiyatifini artırmıştır. İkincisi, müzakerelerde yapılacak her yanlış hesap, küresel enerji güvenliğine ağır maliyetler yükleyebilir.Başka bir deyişle Sullivan ve Biden ekibi, İran’la “güç pozisyonundan müzakere” kavramının artık tek taraflı olarak şartları dayatmak anlamına gelmediğini, İran’ın kırmızı çizgilerinin ve fiilî kapasitesinin gerçekçi biçimde dikkate alınması gerektiğini anlamış görünüyor. Belki de bu analizlerin en önemli sonucu, baskıyla “teslim ettirme” döneminin sona ermesi; Washington’un İran’ın ulusal gururuna ve sahadaki kapasitesine saygı duymaktan başka seçeneği olmayan yeni bir dönemin başlamasıdır.