Direniş ekonomisi 2
https://parstoday.ir/tr/radio/iran-i53743-direniş_ekonomisi_2
Ülkelerin ekonomi gelişme stratejileri, bazı gelişmekte olan ülkelerde milli üretim ve ekonomiyi güçlendirilmenin gerekli olduğunu ve olumlu getirileri beraberinde getirdiğini gösteriyor.
(last modified 2023-09-08T03:21:29+00:00 )
Aralık 22, 2016 17:16 Europe/Istanbul

Ülkelerin ekonomi gelişme stratejileri, bazı gelişmekte olan ülkelerde milli üretim ve ekonomiyi güçlendirilmenin gerekli olduğunu ve olumlu getirileri beraberinde getirdiğini gösteriyor.

Örneğin ekonomide yeni güçler sayılan Brezilya ve Hindistan 70’li yılların ardından milli üretimi güçlendirmek ve dış kaynaklı sarsıntılar ve şoklara karşı ekonomi hasar oranını azaltmak hedefi ile alternatif ithalat stratejisini izlediler. Alternatif ithalat stratejisi, iç üretimde bazı ürünler için geniş pazarları olan ülkelerin söz konusu ürünlerin ithalatı  yerine, söz konusu ürünleri ülke içinde üretmekle iç üretimi güçlendirip, istihdam oranını yükselterek ekonomiyi güçlendirmeleridir.

Bu siyaset gerçi Brezilya için 100 milyar dolar borç gibi olumsuz sonuçları olsa da, makroekonomik göstergeleri iyileştirmek ve iç sanayiyi güçlendirerek dünyanın yeni ekonomi güçleri haline gelmesine sebep oldu. Hindistan da benzer siyasetle iç sanayiyi güçlendirip bir milyarlık iç pazardan yararlanarak kendini dünyanın yeni ekonomi güçlerinden biri olarak tanıtmayı başardı.Çin de 1949 tarihinde Mao devrimi ardından, ilk önce ülke içinde tarım geliştirme siyasetini izledi, ayrıca bunun yanısıra, ülke için küçük sanayiyi de güçlendirmeye çalıştı. Çin üretim gücünü arttırmak ayrıca kendi siyasi iktidarını güçlendirmek amacı ile 1966 yılında kültürel devrime başladı; sonuçta 1977 yılında Deng Şiaoping’in iş başına gelmesi ile ülkede yeni gelişmeler yaşanarak, ülke ekonomisinin gözle görülür ilerlemeler yaşandı. Çin 2002 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldı, tabi ki bu gelişme, daha çok ekonomi reform ile birlikte çin ekonomi gelişmesi daha fazla ivme ile yoluna devam etti.

Japonya ve Fransa da II. Dünya savaşı ardından kendi ekonomi ve sanayilerini onarmak amacı ile yabancı mal ithalatına yoğun kısıtlamalar uyguladılar. Bu siyaset milli üretime destek programları ile birlikte bir kaç yıl içinde bu ülkelerin uluslararası ekonomi alanında temel iki oyuncu haline gelmelerine sebep oldu. Tabi ki bu dönemden sonra iki ülke tarifeleri düşürmek, serbest ve rekabet ekonomiye doğru hareketle ithalat yasağını kaldırdılar. Bu yüzden başka ülkeler de direniş ekonomisi terimini kullanmasalar da bazı stratejiler izleyerek kendi ekonomilerini yabancı şoklara karşı güçlendirme ve milli üretimlerini kalkındırma hedeflerini amaçladılar. Bu adımların atılması, uzun vadede ekonominin, yaptırım veya ani şoklar gibi baskılar ve zor şartlara karşı dayanmasında önemli etkileri oldu.Dünya çapında ekonomi yaptırım tarihinin incelenmesi, I. Dünya savaşında 1990 yılına kadar çeşitli ülkelere 115 ekonomik yaptırımın onaylanarak uygulandığını gösteriyor. Bu süreçte Amerika yönetimi dünya çapında 115 yaptırımdan 77’si, yani 1918-1990 yıllarında yaptırımların %67’sinin sorumlusu olduğunu gösteriyor. 1990 yılında eski Sovyetler Birliği’nin dağılması ve soğuk savaşın sona ermesi ile Amerika  ekonomi yaptırım baskı aracını daha fazla uygulamaya başladı öyle ki 1990-1999 yıllarında amerika’nın payı %92’ye yükseldi. Bill Clinton’un ilk başkanlık döneminde Amerika 35 ülkeye karşı 61 ekonomi yaptırımı uyguladı, bu da 2,3 milyar insan, yani dünya nüfusunun %42’si, 790 milyar dolar ihracata eşit dünya ihracat oranının %19’u demektir. Bu şartlarda tabi ki ekonomi güvenliği veya daha açık bir ifade ile ekonominin güçlü olması, ilk sırada yer alıyor.

Çeşitli baskılara karşı ekonominin güçlendirilmesi anlamında olan ekonomi güvenliği, bir çok endekse bağlı. Bu endekslerden biri iç üretimin azami ölçüde kullanılması ve iç sermayeye destektir. Aslında direni ekonomisinin ana hedefi, faal, sürdürülebilir bir ekonomiye ulaşarak, düşman tarafından yönetilen baskılar ve ekonomi darbelere karşı, toplumun ilerlemesini sabote eden engellerin kaldırılmasıdır.

Bu yüzden “direniş” ekonomisi, ilerleme yolunda çalışma ve kalkınma engellerin kaldırılması anlamındadır. Bu açıdan direniş ekonomisi, kemerleri sıkma ekonomisinden tamamen farklılaşıyor. Zira direniş ekonomisinde kaynaklarda hiçbir kısıtlama söz konusu değildir, fakat mevcut kaynakların en iyi şekilde kullanılması belirli bir takvime bağlanıyor. Fakat kemerleri sıkma politikasında kaynak ve sermaye kısıtlığı ile karşı karşıyayız, bu yüzden kota uygulamak ve az tüketim ile mevcut kısıtlamaları aşmak mecburiyetindeyiz.

Küreselleşme sürecinde uygun ekonomi şartlarına sahip olmayan ülkeler, bölge dışı dev ekonomi güçlere karşı önemli oranda kırılgan halde olurlar. Bu durum kamu hoşnutsuzluğu, enflasyon, işsizlik, durgunluğa sebep olurken sonuçta da bir tehdide dönüşür. Bazı teorisyenlere göre ekonomi güvenliği kat sayısını arttırmadaki en etkin yöntemlerden biri, “ekonomik bütünleşme”yi güçlendirmektir.

Bölgesel işbirliğine yönelme, eskiden beri var olan bir olaydır, fakat dünyadaki gelişme süreci, özellikle de II. Dünya savaşı ardından bu eğilim daha da arttı. Bu işbirliği çeşitli şekiller ve oranlarda tüm siyasi, ekonomik, güvenlik ve sosyal alanlardan birinde veya bir kaçında şekillendi. Gerçi II. Dünya savaşı ardından kazanılan tecrübeler batı ve Doğu’nın, NATO gibi bazı anlaşmalar ve bölgesel büyük işbirliklerinde etkili oldu;fakat Sovyetler Birliği’nin dağılması gibi gelişmelerin yaşanması ve zaman aşımı ile siyasi çıkarlar giderek bölgesel teşekküllerde silikleşti ve yerini ekonomi gelişme aldı.

Ekonomistlere göre bölgesel ekonomi bütünleşme gibi siyasetler, 1997 yılında güney doğu Asya’da yaşanan ekonomik durgunluk ve mali krizlerin etkisini önemli oranda azaltabilir. Bu yüzden G. Amerika gibi bazı bölgelerinde ekonomi bütünleşme eğilimi, Merkusor (Mercosur) ve Elba gibi teşekküllerle daha da güçlendi.

Ekonomi bütünleşme veya bölgesel ekonomi işbirliği, ülkelerin iç ekonomi yapılarını güçlendirmekte zira bu ülkeler tek başlarına üretim faktörlerine sahip değiller ve bu alanda bazı kısıtlamalar yaşamaktalar. Diğer yandan, ekonomi işbirliği refah, servet ve güç kazanmaya sebep olurken, hükümetlere siyasi ve güvenlik hedeflerine ulaşmaya yardımcı oluyor. Ekonomi bütünleşme bölgede güvenliğin sağlanmasında da inkar edilemeyecek etkileri vardır, zira bölge dışı güçlere bağlılığı keserken, bölgede istenilen refah ve güvenliği sağlamış olur.

Direniş ekonomisinin kuramsal temellerinde dikkat edilmesi gereken bir diğer konu, güvenlik açığı (Vulnerability), istikrar (Stability) veya esneklik (Resilience) gibi terimlerdir ki anlam açısından direniş ekonomisine neredeyse akraba sayılırlar. Esneklik (Resilience) bazı ülkelerin azami yarar oranına ulaşmak için içten kaynaklanan şoklar fırsatını kullanarak esnekliklerini arttırmaktır; ayrıca oluşan tehditlere karşı en az hasarla, kendi dayanıklılarını arttırmadır.

Esnekliğin önemi, 2013 ve 2014 yıllarında başta dünya bankası olmak üzere uluslararası kurumların yıllık raporlarına temel oluşturacak kadar yüksektir. Bu terimin ekonomideki işlevi özellikle 2008 mali krizi ardından daha da arttı. Öyle ki Dünya Ekonomik Forumu, 2013 yılı dünya tehlikeleri raporu ek belgesinde, ulusal esneklik oluşturma adı altında özel bir rapor sundu.

Genel olarak ekonomi tehdit, tıpkı askeri tehdit kadar devirme etkiye sahiptir ve ekonomi hasarların daha da karmaşık hale gelmesi ile ülkelerin kırılganlığına bağlı olarak ülkelerin milli güvenliğini hedef almakta. Bu yüzden ekonomi güvenliği, “ani şoklara karşı güçlenmek”, “ekonominin bir veya birkaç alanında arz ve üretim eksikliği veya yokluğu ile yaptırım gibi sebeplerden dolayı ürünlerin eksikliğinden kaynaklanan zor şartlara karşı esneklik” ve “yerli ilime dayanarak, temel ihtiyaç ve ürünlerin temin esilmesi ile birlikte ileriye dönük hareket ve ilerlemeye” bağlıdır. Bunlar ise “ekonomik güvenliğin” 3 temel faktörünü oluşturuyor./