ABD ve halk hareketlerini bastırma mazisi – 4
Günümüz dünyasının göze çarpan en önemli tarihi çelişkilerinden biri, dünyada demokrasi ve insan haklarını savunduğunu iddia eden Amerika devletinin dünyada demokrasileri yıkmak ve yok etmek için çaba harcayan bir devlet olmasıdır.
2005 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanan Harold Pinter, ödülünü aldığı törende yaptığı konuşmasının önemli bir bölümünü bu konuya ayırdı. Pinter, Amerika devleti sinsice uluslararası güç dengelerini değiştirdiğini ve aynı zamanda dünyanın durumunu iyileştirmek için çaba harcadığını ileri sürdüğünü belirtti.
Gerçekte günümüzde dünyanın bir çok bölgesinde zalim rejimlere ve adaletsizliklere karşı gerçekleşen halk ayaklanmalarının bastırılmasında Amerika’nın ayak izlerine rastlamak mümkün.
Amerika devleti Vietnam savaşında hezimete uğradıktan sonra başka ülkelere saldırmak ve işgal etmek yerine daha düşük düzeyde çatışmaları tercih etmeye başladı. Buna göre CIA ajanları ve ABD özel kuvvetleri muhalif devletleri devirmek veya Amerika’ya uşaklık eden devletleri halk ayaklanmalarına karşı korumak için vekalet savaşları ve gizli operasyon taktiklerini kullanıyor. Bu süreçte hedef ülkelerin insanların şiddete, krizlere, yoksulluğa ve istikrarsızlığa mahkum ediliyor. Darbe ise Amerika’nın bu tür operasyonlarının doruk noktasıdır ve genellikle daha hafif şiddetteki uygulamalar cevap vermediği zamanlar devreye sokulur. Amerika bu politikasını 60’lı ve 70’li yıllarda Şili halkına karşı kullandı ve bu ülkede halkın seçtiği Cumhurbaşkanı Alende’yi darbe ile devirdi.
Amerika devletinin Şili’de Salvador Alende iktidarını devirme çabaları 1958 yılında başladı. O tarihte ABD dönem Başkanı John F. Kenedey, Şili’de 1964’te düzenlenen seçim sonuçlarını değiştirmek üzere CIA ve Dışişleri Bakanlığından 100 kişiyi görevlendirdi. Amerika’nın bu çerçevede başlattığı kızıl korku kampanyasında insanların kurşuna dizilmeleri ve sovyetler birliği tanklarının kadınları korkuttuğunu yansıtan görüntülerin yayımlanması, CIA’nın radyolardan yayımlanmak üzere hazırladığı programlar, yalan haberler ve benzeri faaliyetler sonunda cevap verdi ve Şili’de 1964 yılında düzenlenen seçimlerde kadınların desteğini alan Edvardo Ferri işbaşına geçti.
Şili’nin 1970 seçimlerinde de ABD dönem Başkanı Richard Nicson, CIA’nin dönem Başkanı Richard Holmz’a ikinci bir Küba’nın ortaya çıkmasını engellemek için Alende’nin kazanmasını engellemek üzere elinden geleni yapması yönünde talimat verdi. Fakat Amerika’nın tüm engellemeleri ve yaptırımlarına rağmen Salvardor Alende bu kez Şili halkının kahir çoğunluğunun oylarını kazanarak iktidarın başına geçti.
Salvador Alende, latin Amerika bölgesinde bir ülkede seçimlerle Cumhurbaşkanı olan Şili’nin ilk marksist cumhurbaşkanıydı. Alende ülkesinde demokrasi, sosyal adalet ve iktisadi ve sosyal gelişmeler için kökle değişikliklerin en başta hakim düzenin içinden başlaması gerektiğine inanıyordu, fakat bunu yapabilmek için de halkın desteğine ihtiyacı vardı.
Salvador Alende Şili’de üç yıllık iktidarı boyunca bu ülkenin siyaset ve ekonomi arenalarında bir çok Amerikan karşıtı uygulamalara imza attı ve bankaları ve firmaları kamulaştırmak gibi geniş çaplı iktisadi reformları gerçekleştirdi. Ancak daha sonraki iki yılda Şili’nin müreffeh ve orta kesiminin Alende’nin sosyalist iktidarının iktisadi reformlarına karşı direnişi doruk noktasına ulaştı ve yatırımcılar Şili’de yatırım yapmamaya başladı ve hükümetin hazinesi boşalınca da geniş çaplı grevler başladı.
Aslında Amerika devleti latin Amerika bölgesinde Küba dışında başka bir ülkenin komünistlerin cephesine katılmasını asla istemiyordu ve bu yüzden Alende yönetiminin karşıtlarına mali yardımlarda bulunarak Şili yönetimini istikrarsızlığa sürüklemeye başladı. Nitekim Amerika’nın dönem devlet adamlarının açıklamaları ve özellikle Başkan Nicson ve siyonist danışmanı Kisinger’in arasındaki diyaloglar ABD yönetiminin Alende iktidarını devirmekte kararlı olduğunu gösteriyordu.
Sonunda ve Amerika yönetiminin Alende karşıtlarına çok yönlü destekleri ile beraber ve 11 Eylül 1973 tarihinde Şili halkına yönelik büyük katliamdan sonra Şili silahlı kuvvetleri Salvador Alende’nin başında bulunduğu halk ittifakı adlı koalisyon hükümetini devirdi ve General Pinoşe sıkıyönetim ilan ederek Şili cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu ve tam 17 yıl boyunca da bu koltuğu bırakmadı.
Aslında Şili’de General Pinoşe’nin ABD desteği ile gerçekleştirdiği kanlı darbe bu ülkede sadece uzun yıllar sosyal ve siyasi atmosferi kısıtlamak ve demokratik özgürlükleri yok etmekle kalmadı, aynı zamanında Şili halkı için oldukça vahim iktisadi sonuçları da oldu ve Şili halkını daha da zor duruma sürükledi.
Şili’de General Pinoşe’nin askeri darbesi 11 Eylül 1973 tarihinde cumhurbaşkanlığı sarayını bombardıman etmekle başladı ve bir kaç saat sonra Salvador Alende aynı sarayda hayatını kaybetti. Darbenin gerçekleştiği günün sabah saatlerinde ordunun üst düzey komutanlarının hükümetine karşı darbe girişiminde bulunacaklarından haberdar olan Alende son kez radyodan bir mesaj yayımlayarak Şili halkına şöyle hitap etti: darbecilerin gücü var ve bizi yenecekler, fakat sosyal kalkınmayı ne cinayet ve ne de zorla durdurabilirler. Tarih bize aittir ve Şili halkı tarihi yazacaktır.
Amerika devleti Şili’de yapılan askeri darbeye her türlü müdahaleyi inkar etti, fakat daha sonra yayımlanan belgelerde Kisinger’in darbeden beş gün sonra Amerikan medyasının Şili’de komünit bir yönetimin düşürülmüş olmasını kutlamak yerine esef duyduklarını ifade etmesine sitem ettiği ortaya çıktı. Kisinger şöyle diyordu: eğer Aizenhavar döneminde bu olsaydı, hepimiz birer kahraman olurduk. Başkanı Richard Nicson ise Kisinger’e şöyle diyor: biz bunu yapmadık. Bu macerada bizim izimiz görünmüyor. Kisinger de Nicson’a şöyle karşılık veriyor: evet, biz bu darbeyi yapmadık, ama bizim onlara yardım ettiğimiz kesindir, nitekim mümkün mertebe darbeciler için en iyi şartları hazırladık.
8 Eylül 1974 tarihinde CIA dönem Başkanı William Kulb da Amerika’nın casusluk örgütünün Şili’nin dönem Cumhurbaşkanı Salvador Alende’nin devrilmesinde ifa ettiği rolü ifşa etti. Kulb, Nicson yönetimi 1970 ila 1973 yılları arasında CIA’nın Şili’deki faaliyetlerine 8 milyon dolar tahsis ettiğini ve böylece Alende yönetiminin yolunda engeller çıkarılmasını istediğini belirtti.
Almanya’nın Deutche Welle medyası bu konuda yayımladığı raporda ise şöyle yazdı: Darbeden sonra Şili, Şikago çocukları “Chicago Boys”un ekonomi laboratuvarına dönüştü. Bu grup Amerikalı neo liberal ekonomist Milton Feridman liderliğinde Şilili ekonomi uzmanlarından oluşuyordu ve Şili ekonomisini adeta özelleştirme politikası ile dokudu ve hükümet için halkı bastırmaktan başka hiç bir rol geride kalmadı.
General Pinoşe’nin hükümetinin ilk altı ayında en az bin kişi idam edildi. Bu alanda yapılan Waltch 2004 komisyonunun araştırmasına göre Şili halkından 30 bin kişi ülkelerini terk etmek zorunda kaldı, on binlerce kişi de tutuklanarak işkence edildi. Kurbanların çoğu evlerinde yakalanıyor ve işkence için tahsis edilen 30 noktadan birine götürülüyordu.
Şili’de yeni anayasa çok düzensiz ve asla demokratik olmayan bir biçimde 11 Aralık 1980 tarihinde onaylandı ve General Pinoşe sekiz yıllık bir süre için Şili Cumhurbaşkanı oldu. Böylece latin Amerika halkı birinci 11 Eylül olarak adlandırdıkları bir tarih Şili halkına dayatıldı, öyle ki bu süreçte Şili halkının maruz kaldığı şiddet ve cinayetlerin yanında 11 Eylül 2001 saldırısı bir hiçti.
Dünya tarihinde 11 Eylül tarihi iki önemli hadiseyi hatırlatan gündür. 11 Eylül 2001 olayları dünyayı değiştirdi ve yine 11 Eylül 1973, ki Henry Kisinger’in tabiri ile asla önemli bir sonucu olmadı.
Ancak Amerikalı yazar Robert Fisk’in bu iki hadiseyi karşılaştırarak bazı gerçekleri gün ışığına çıkarması belki de birinci 11 Eylül faciasının derinliğine ışık tutabilir.
Amerikalı yazar Fisk şöyle diyor: aslında 11 Eylül 2001’de yaşanan korkunç cinayetin şirret ve barbarlıkla gerçekleştirildiği söylenebilir, fakat bu cinayetin daha da korkunç olabileceğini unutmamak gerekir. Örneğin bu saldırı beyaz sarayın bombardıman edilmesi ve başkanın öldürülmesi ve askeri acımasız ve despot bir rejimin dayatılması ve bu rejimin de binlerce kişiyi katletmesi ve on binlerce kişiyi işkence etmesi noktasına kadar ilerleyebilirdi. Bu despot rejim ardından uluslararası terör adında bir merkez kurarak benzer terörist ve işkenceci rejimlerin kurulmasına destek verebilirdi. Bu rejim uluslararası düzeyde de cinayet işleyebilirdi ve yine Kandihar çocukları adıyla anılan bir ekonomist grubu işbirliğine davet ederek onların yardımıyla Amerikan ekonomisini hızla tarihinin en kötü durgunluk dönemine sürükleyebilirdi. Bu durum kesinlikle 11 Eylül 2001’de yaşadıklarımızdan daha beter olurdu. Eğer 11 Eylül 2001 kurbanlarının sayısını beşe katlarsak, işte o zaman Pinoşe’nin Şili’de ve El-kaide’nin Amerika’da işledikleri cinayetleri karşılaştırabiliriz.,
Evet, tüm bu gerçekler maalesef Batı medyasında pek az gündeme getirilen gerçeklerdir, çünkü dünya halkının bu gerçeklerden haberdar olmasını istemiyorlar.