Şubat 24, 2018 09:00 Europe/Istanbul

Birgün: CHP'li Bingöl: AKP, Türkiye'de 'terör rejimi' kurdu

Cumhuriyet:

Sağlık ocağı askerde, hastane sivilde kaldı

Evrensel:

Türk-İş: özelleştirme çözüm değil

Milli gazete:

Temel Karamollaoğlu: ABD'ye Osmanlı tokadı atacaklardı, Merkel’den Alman terliği yediler

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Emre Kongar, 23 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Yeni seçim yasası sandığı da anlamsız kılıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’de Demokratik rejim, ilk büyük yarayı, 12 Eylül 2010 Halkoylaması’nda, yargıyı siyasetin emrine vererek aldı. Bu Halkoylaması, Erdoğan/AKP iktidarı, şimdi FETÖ denilen Gülen Cemaati ve bugün artık hepsi birer demokrasi savunucusu kesilmiş olan “Yetmez ama ‘Evet’çi” liberal solcular tarafından desteklendi. Aslında Demokratik bir rejimde, rejimin koruyuculuğu görevini yüklenmiş olan yüksek yargı, siyasal etkilerden korunmuş ve tümüyle bağımsız olmalıydı. Bu nedenle o halkoylaması, sadece oylamaya sunulan önerilerin hazırlanışı ve farklı maddelerin bir torba biçiminde aynı anda oya sunulması bakımından, biçim açısından değil, aynı zamanda felsefi, siyasal ve ideolojik açıdan da, demokrasinin en temel özelliğini yok ettiği için, meşru değildi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Demokrasi, ikinci büyük yarayı, Belediye Meclisi Üyelerinin bile seçime girmek için kamu görevlerinden istifa etmeleri gerekirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Başbakanlık görevinden ayrılmadan, tüm yetki ve olanaklarıyla, 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmasıyla aldı.

Demokrasi üçüncü büyük yarayı, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında çoğunluğu yitiren Erdoğan/AKP yönetiminin iktidarı bırakmaması ve ülkeyi 1 Kasım’da tekrar seçime götürmesiyle aldı.

Demokrasinin aldığı dördüncü büyük yara, çift darbeyle gerçekleştirildi: 15 Temmuz 2016’daki FETÖ askeri darbe kalkışması ve 20 Temmuz’daki Erdoğan/AKP iktidarının Olağanüstü Hal sivil darbesi.

Beşinci ve son darbe olarak, bu sürecin arkasından, Parlamenter Demokrasiyi bitiren ve ucube bir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” diye adlandırılan bir rejimi yürürlüğe sokan son 16 Nisan 2016 Halkoylaması geldi.

Bu Halkoylaması yoğun bir baskı ortamında, eşitsiz koşullarda, gayri meşru biçimde ve yasalara aykırı uygulamalarla yapıldı.

CHP lideri Kılıçdaroğlu bu Halkoylamasının sonucunun “Hayır” olduğunu ama YSK tarafından “Evet” olarak ilan edildiğini, ayrıca YSK’nin bir “çete” olduğunu öne sürüyor. Recep Tayyip Erdoğan, seçmenlerin en azından yarısının gerçekliğine inanmadığı ve alelacele açıklanan bu halkoylaması sonuçlarından sonra “Atı alan Üsküdarı geçti” diyerek Demokratik Rejimin sona erdiğini ilan etti.

Bütün bu süreç boyunca, göstermelik de olsa, “Sandık Demokrasisi Görüntüsü” korunmaya çalışılmıştı.

Otoriter bir Tek Adam Rejimi’ni, içte ve dışta savunabilmek için, sanki seçmenlerin iradesini yani “Milli İradeyi” yansıtıyormuş gibi, bir “Sandık Demokrasisi Görüntüsü” kullanılıyordu. Çarşamba günü açıklanan yeni seçim yasası önerisi ise, artık bu “Sandık Demokrasisi Görüntüsü”nü de yok ediyor. Bu yasa ile artık ne sandığa giren oylar demokratik sayılabilir, ne de oradan çıkacak sonuç demokratik kabul edilebilir!

…***

Esfender Korkmaz, 23 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Özelleştirme yoksullaştırıyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

““Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, 14 adet şeker fabrikasını, Dinar 2 hidrolik santralini, Çine hidroelektrik santralini satışa çıkardı.AKP kendi felsefesini özelleştirme felsefesi olarak görüyor... Özelleştirme idaresi web sayfasında ''Özelleştirmenin ana felsefesi, devletin asli görevleri olan adalet ve güvenliğin sağlanması ile özel sektör tarafından yüklenilmeyecek altyapı yatırımlarına yönelmesi, ekonominin ise pazar mekanizmaları tarafından yönlendirilmesidir.''”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:  

…***

Teorilerde, yasalarda ve dünyadaki uygulamada özelleştirme için öne sürülen gerekçelerden biri şöyledir:''Piyasaların yetersiz olduğu durumların benzerleri devlet faaliyetleri içerisinde de ortaya çıkabilir. Devlet, piyasanın daha pratik çözümlerle ve daha etkin ürettiği özel mal ve hizmetleri yaparsa asli görevleri olan parlamento, diplomasi, adalet, iç ve dış güvenlik türünden tam kamusal hizmetler ile eğitim, sağlık gibi yarı kamusal hizmetleri aksatabilir. Devlet özel mal üretiminde, tüketici tercihlerini özel sektör kadar iyi belirleyemez.''Özel mal ve hizmetlerin özelleştirilmesine kimse itiraz etmez. Ancak AKP iktidarı yatırımları özelleştiriyor. Üstelik özelleştirme gelirlerini de altyapı  yatırımlarına ayırmıyor. Çünkü köprü ve kara yollarını, hava alanlarını devleti özel sektöre borçlandırarak yapıyor. Bunlar için hem devlet gelirlerinden mahrum oluyor, hem de üstüne her yıl bütçeden para veriyor.Kaldı ki, özel mal üreten, Et ve Balık Kurumu gibi işletmeler özelleşti. Bu işletmeler halka daha pahalı mal satmaya başladı.Adalet ve güvenliğin sağlanması da, özelleştirme gelirlerine bağlanamaz. Çünkü özelleştirilecek mal kalmayınca, bu hizmetler nasıl finanse edilecek? Bu hizmetler prensip olarak vergi gelirleri ile finanse edilir.Devlet yatırımlarının satılması, halkın fakirleşmesine neden oluyor.Özel sektör doğal olarak kâr amacı güttüğü için, özelleşen işletmelerde çalışanlarda tensikat yapıyor. İstihdam artışı yaratmıyor, işsiz artışı yaratıyor.Bu yatırımların bir kısmı yabancıya satılıyor. Yabancı kâr transferi yapıyor. Beş-altı yılda getirdiği sermayeyi götürüyor. Sonra sürekli kâr transferi ile ülkeden kaynak çıkışı oluyor. Üstelik Türk Telekom'u alanlar yabancı sermaye de getirmedi. Türk bankalarından borç aldı. Telekom'un kârını götürdü. Borç ise halen duruyor.Dahası yabancıya satılan devlet yatırımları için yabancı sermaye, personelin bir kısmını kendi ülkesinden getiriyor. Üretim ve hizmette ara malını kendi ülkesindeki şirketinden getiriyor.Yurt dışına kaynak transferi, cari açığı artırıyor, döviz ihtiyacını artırıyor, fakirleşme yaratıyor.Öte yandan Türkiye'de devlet yatırımlarının satılması ile bütçe açıkları kapatılıyor. Bütçe açıklarının en büyük nedeni de popülizm harcamalarıdır.  Devlet malı halkın ortak malıdır. Özelleşen yatırımlar yerine yeni yatırım yapılmadığı için halkın serveti azalıyor.Birçok ülke bu sorunu, devlet işletmelerini doğrudan satarak değil de, hisselerini halka arz ederek çözmüştür. Bu yolla sermayenin de tabana yayılması sağlanmaktadır.

…***

Murat Muratoğlu 23 Şubat tarihli Sözcü gazetesinde, “insanlısını ürettik, insansızı kaldı” başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Milleti de inandırdılar milli ve yerli tank Altay'ı ürettiğimize… Sokakta sorsan, yüzlercesi Güneydoğuda, Suriye'de görevde… Koşuyorlar cepheden cepheye… Öyle bir imaj uyandırdılar. Erdoğan; “İnsansız tankları da üretebilir hale gelmemiz lazım” diyor. Sanki insanlısını ürettik, insansızı kaldı! Zaten “Google”ı da Sultan Abdülhamid Han icat etmedi mi? Ülkenin profesörü öyle dedi! İnsanın aklına Başbakan'ın; “Tankların makineleri Almanya'dan geliyor, önemli kısımlar Almanya'dan geliyor, basit parçalar Türkiye'de yapılıyor” demeci geliyor. Ortamlarda insansız tank üretiyoruz dersin, kim nereden bilsin?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bizzat İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 2014 yılında; “Bugün Altay tankını dünyaya ihraç ediyoruz” bile dedi. Elimizdeki sadece üç adet prototipti… Hiç üretilmedi! Sahi neyi ihraç ediyoruz o zaman? Hayali… Bildiğin hayali ihracat! İlk ihale 2008 yılında Altay Tank Üretimi Projesi adı altında Erdoğan'ın katıldığı törende Koç ile imzalandı. Üzerinden 10 yıl geçti. Tank daha yapılmadan eskidi! Gerçi Fırtına Obüsleri gibi Altay tankı da Güney Kore patentliydi. Kore'nin Black Panther tankıyla ruh ikiziydi… Yerli ve milli denildi. Lakin ihale iptal edildi! İhale iptal edilince, AKP yönetimine giren Ethem Sancak ve Katarlıların ortaklığındaki BMC, Altay tankı ihalesinde projeye talip olduklarını bildirdi. Zira “tüm Arap ülkeleri sırada” diye manşet atılan tanka motor bulamadık. Motoru olsaydı iyiydi… Pancar motoru yapmak için kurulan yandaş şirkete motor ihalesi verildi. Borsada hisseleri yükseldikçe yükseldi. Adamlar bir buçuk yıl sonra “biz bu motoru yapamayacağız” dedi. Teminatı bile geri ödendi! Zira motorsuz tank yapıp satan, insansız tankı da yapar! Keşke öncesinde bir motosiklet yapabilseydik… Var mı Türk malı motosiklet? Yıl 2005… Erdoğan'ın başkanlığında Savunma Sanayi İcra Komitesi toplandı. Kararlar alındı. 2008'de yüksek irtifa uçağı yapılacak, 2009'da milli roketi havalanacak, 2015'te Türk astronotları uzaya çıkacak, 2020'de uzay gemisi yapımına başlanacaktı. Demek nasip olmadı! Hazır başkanlık sistemine geçiyoruz, Meclis'i de insansız yapalım, bari kaynakları boşa harcamayalım.