Şubat 25, 2018 10:44 Europe/Istanbul

Birgün: ‘AYM’ye müdahale’ önergesi ‘kişisel’ gerekçesiyle iade edildi

Evrensel:

Almanya’nın silah satışı endişe verici boyutta

Milli gazete:

AK Parti İstanbul’da deprem! 25 isim görevden alındı

Yeniçağ:

Çipras: AB Türkiye'yi uyarmalı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Arslan Tekin, 25 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Mutlak kazanma ittifakının demokrasisi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Şu anda bir ittifak kuruldu. Ortak seçime girilecek.Parti neden vardır? Memlekete benim programımla en iyi hizmeti ben vereceğim, demek için vardır. İttifak eden partilerin birbirlerini tenkitleri nereye kadar? Meselâ eğitimdeki fecaat, istediğine ihale verme, yâran kayırmaları, çok tartışılan özelleştirme konusunda kendi fikrini söyleyebilme... Hiçbiri mümkün olmayacak.Daha önce mahallî seçimler yapılacak ve herkes kendi başının çaresine bakacak. İttifakçılar birbirlerini tenkit edebilecekler mi?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:  

...***

Hele "büyük parti" için ne denebilir! Bu yüzden "ittifak" üzerinde değil, "itilâf" üzerinde durmalıyız. Bir kaynaşma söz konusu. Halk bu kaynaşmaya karşı çıksa, bir başka partiyi veya ittifakı tercih etse vaziyet yine değişmeyecek. Çünkü, "yeni ittifak-itilâf" ilelebet iktidar. Seçim yenilgisi söz konusu olamaz. İktidardaki partinin ikinci duruma düşmesi demek her iki partinin bitişi demektir. Bunun ötesinde, herkesin aklındakini söyleyeyim, "birileri" için mahkeme yolunun açılması demek.Hükûmet edenlerin yanında yer alan bir gazetede farklı bir yazı okudum. Yazar, ironik bir ifadeyle: "Kanunu anlayana kadar mahvolduk." diyor. Nihayet bir kamuoyu araştırmaları şirketinin yöneticisi, ona tane tane ne olduğunu izah etmiş ve o da anlamış.  Bu "anlama"dan sonra yazdıkları mühim.Diyor ki: "Biliyorsunuz bizim millete siyasi mühendislik hareketleri ters gelir. Milletimiz sandıkta herkesi şaşırtmayı çok sever. Bu sefer de çok şaşıracağımız şeyler olabilir, benden söylemesi." Sonunda şunu hatırlatıyor:"MHP-AK Parti ittifakını zorlayacak en önemli ittifak, CHP, İyi Parti, Saadet Partisi, DP ittifakı olacaktır. Dengeleri çok etkileyecek bu bloklaşmanın tek sebebi de bu kanun teklifidir.Şimdi AK Partili arkadaşların, 'yahu biz niye kendimizi böyle zora soktuk ki? % 35 ile iktidar olurken, böyle ittifaklarla uğraşmazken, küçük partilerin kaprisini çekmezken, nasıl buraya geldik?' diye içlerinden soruyorlardır eminim." Kemal arkadaş boşuna kaygılanıyor. İttifak için çıkarılmak istenen kanunlar, dediğim gibi, iktidar partisinin mutlak iktidarda kalmasını sağlıyor.

…***

Ceren Sözeri, 25 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Doğrulatma devletin işi midir?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son dönemlerde hangi gazeteciyle konuşsam “90’larda hiç olmazsa gazetecilik yapabiliyorduk” cümlesini duyuyorum. Kürt sorununun en çatışmalı dönemi sık sık bugünle kıyaslanıyor, kuşkusuz izlenen politikalar kadar yapılan gazetecilik, kullanılan haber dilinde de benzerlikler var. Ancak ’90’larda yapılan, adı öyle konmamış olsa da, çoğunluğu iliştirilmiş gazetecilik, sonraları pek çok itirafa konu olmuştu. Düşünün nasıl bir gazetecilik iklimindeyiz ki ordunun, JİTEM’in göz açtırmadığı, operasyon bölgelerine helikopterlerle taşındıkları günleri özlüyor gazeteciler.”diyen yazar, yazısının devamınjda şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bilginin doğrulatılması Başbakanlığa bağlı  bir iş midir, bu da önemli bir tartışma konusu. Zira güvenilirliğe dayalı bir iş için öncelikle bağımsız olmanız gerek, kullandığınız yöntemler, mali kaynaklarınız konusunda şeffaf bir politika izlemelisiniz. Türkiye’de Teyit.org bunu epeydir çok başarılı biçimde sürdürüyor, umarım yoktur ama bilmeyenleriniz varsa nasıl bir yapıda ve hangi yöntemlerle çalıştıklarını görmek için sitelerine göz atmanızı tavsiye ederim.

Devlete göbekten bağlı bir kurum doğrulatma işine girince insanın kafasında ister istemez başka sorular dolaşıyor.

Devletin propaganda araçlarının ya da günümüzün daha havalı deyimiyle kamu diplomasisi kurumlarının işi kolay değil, öncelikli olarak doğru bilgileri paylaşmalı, uluslararası kamuoyunun güvenini kazanmalısınız. Şu ortamda doğrulatma işine girmek epey riskli, bence bırakın bunu bağımsız kuruluşlar yapsın. Haklılığınıza inanıyor ve insanları ikna etmek istiyorsanız gazetecilerin soru sorabildiği, kamuoyunun tartışabildiği sansürsüz bir iletişim iklimi yaratın, kaynağı belli düzenli bilgilendirme yapın yeter.

…***

Aslı Aydıntaşbaş, 25 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Ne oldu hayır cephesine?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“2019 seçimlerinin gerilimi, şimdiden hissediliyor. Başından beri “erken seçim” teorisine inananlardan değilim. İktidar bu kadar rahat at oynatırken; medya bu kadar suspus olmuşken; referandumdaki yüzde 49’luk Hayır bloku paramparçayken; seçim yasası, siyaset tarihimize “sopalı seçimler” olarak girmiş 1912 ve 1946 seçimlerini çağrıştıran şekilde yeniden şekillendirilirken, kim neden erken seçim yapsın? Bir aralar ekonomik kriz gerekçesiyle erken baskın seçim yapılacağı tezi çok dile getirildi. Ancak bunu dile getirenlerin, ne ekonomiyi ne de Tayyip Erdoğan’ı doğru okuyabildiğini düşünüyorum.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Doğru, ekonomi, yapısal anlamda kötü gidiyor. Türkiye IMF döneminde getirilen mali disiplinden hızla uzaklaşıyor, cari açık büyüyor, enflasyon ve işsizlik artıyor. 1990’lı yıllardaki ‘yüksek faiz-yüksek enflasyon’ modeline geri dönüyoruz. Demokrasi ve hukuk olmadığı için de dışarıdan yatırım gelmiyor.Bir noktada duvara toslama ihtimalimiz yüksek.

Ancak bu, mevcut illüzyonun 2019’a kadar sürdürülemeyeceği anlamına gelmiyor. Bu model, 2019’a kadar ite kaka ve devletin borcunu sürekli artırmak suretiyle devam ettirilebilir.

Tayyip Erdoğan faktörüne gelince... Erdoğan’ın erken seçim fikrine ezelden beri karşı olduğunu biliyoruz. Bunu bir zayıflık olarak görüyor.

Ayrıca karşısında erken seçimi zaruri hale getirecek büyük bir tehdit yok. Geçen nisan ayında durum böyle değildi. Referandum, kıl payı ve binbir manevrayla geçti. O dönem, yüzde 49 gerçekten Erdoğan için bir tehdit sayılabilirdi. Ama aradan geçen zamanda ne olduysa ‘yüzde 49’ diye bir şey kalmadı. Üç internet sitesi ve iki yandaş kalemin yaygarası kadarmış yüzde 49’un ömrü. İktidarın yaylım ateşi yüzünden Hayır Bloku, kimsenin yan yana durmaya cesaret edemediği onurlu bir kaybedenler kulübüne dönüşüyor. CHP, Kürtlere selam bile vermekten, Meral Akşener ise sol ve demokratları tavlayacak üç laf etmekten çekiniyor. Varsa yoksa muhalefetteki herkes birbirine milliyetçilik satıyor, ki onun da âlâsı zaten MHP-AKP ittifakı tarafından yapılıyor. Haliyle kim niye erken seçime gitsin?

Peki bunun karşısında ‘Evet Bloku’ ne yapıyor? Belli ki AKP-MHP, seçime kadar devam edecek bir askeri seferberlik haliyle oyları konsolide etmeye bakıyor. Bu blok, Meclis’e sunduğu son tasarıyla mühürsüz oy ve sandıklara kolluk gücü dikmeyi yasallaştırarak, niyetini gizlemeye bile çalışmıyor.

Buna karşı yüzde 49 ne yapabilir? Bir, sandık güvenliği için şimdiden kolları sıvayabilir. İki, akıllı bir siyasetle yüzde 51’lik bir Türkiye kucaklaşması yaratabilir. Son günlerde ufacık oyuna rağmen Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun yarattığı rüzgâra bakın! Neden herkes Karamollaoğlu’nu konuşuyor biliyor musunuz? Ezber bozduğu, siyasi geçmişine rağmen karşı mahalleye empati yaptığı, demokratik ortak paydalarda buluşmayı vaat ettiği için. Bir ilaç gibi geliyor topluma bu tavır... Diğer muhalefet liderleri ise bu kafada değil. Bırakın kucaklamayı, karşı mahalleyle konuşma gayreti bile yok.  CHP, CHP’liye; Akşener, MHP’liye; HDP de sadece Kürtlere konuştuğu sürece, ortaya ne 2019 için bir demokrasi cephesi çıkar ne de kazanma formülü. Bu işler bakkal hesabıyla değil, zamanın ruhunu yakalamakla olur. ‘Demokrasi’ demeden, karşı mahalleye empati yapmadan, ‘Kürt’ sözünü ağzına almadan yüzde 51’e ulaşmak mümkün değil. Umarım çok geç olmadan bunu anlayan çıkar...