Şubat 27, 2018 11:15 Europe/Istanbul

Sözcü: CHP’li Pekşen: ‘Soyağacı sorgulama servisiyle seçimlerde hile yapılacak’

Milli gazete:

Türkiye'nin en borçlu belediyeleri belli oldu! AKP'li belediyeler rekor kırdı

Birgün:

MacronErdoğan’a “Ateşkes Afrin de dahil” dedi.

Yeniasya:

AKP’li vekiller imaj değiştiriyor

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Kemal Can, 26 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Siyasete ve seçime ‘güven’”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Seçim düzenlemeleri, erken başlayan anket yarışları, gündem istismarı siyasete ilişkin güven krizini derinleştiriyor. Bütün dünyada tartışılan demokrasiye inanç meselesi, Türkiye’de asgari “hukuk güvencesi” sınırını bile zorlayan bir umutsuzluğa dönüşüyor. Bu iklimi tartışmak için birkaç soru ve bir dizi cevap:”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Seçim yasası değişiklikleri, sonucu önceden kabul ettirmek için mi?

- AKP - MHP ittifakıyla birlikte, seçim güvenliğini iktidarın “sandık kontrolüne” çeviren düzenlemeler, “seçim ne işe yarar” tartışmalarını yeniden canlandırdı. Hem daha önce yaşananları, hem yapılan hazırlıkları görünce, iyimser düşünmek imkânsız ve “adil bir seçimin yapılamayacağı” hakkında söylenenler de son derece haklı. Daha dengeli, daha örtülü yapılabilecek şeylerin bile, “niyet okumaya” gerek kalmadan açık saçık, kaba saba, göstere göstere yapılması da, belki bu hissiyatı daha da pekiştirmek için.

- Sonucu garantilemek için gösterilen bunca çaba, sadece “rakipleri” yıldırmak, vazgeçirmek için olamaz. Şartları itibarıyla adaletsiz olacağı aşikâr bir seçimin kurallarını da “haksız bir avantaj” için değiştirmeye çalışmak, aynı zamanda giderek büyüyen kaybetme endişesinin de ürünü olmalı. Gücün kaynağı olarak seçime ve kazanmaya olan bağımlılık, kaybetme korkusunu süreklileştiriyor. Ancak Türkiye siyaset tarihinde, “avantaj” sağlayacağı düşünülen düzenlemelerin hazırlayanlara sürprizler getirdiği örnekler hiç de az değil.

Siyasi gündemin etkisi ve erken başlayan anket savaşları ne söylüyor?İktidar cephesinde, önemli risklere karşın istendiği ölçüde büyük fayda sağlanamayan gündem istismarı büyürken, muhalefet cephesinde “donma” ve “karamsarlık” genişliyor. Bu karamsarlık da, abartılı anketler ve iddialı “öngörülerle” karşılanmaya çalışılıyor.

Siyasete ve siyasi gündeme dönük ‘güven krizi’ nasıl yayılıyor?İktidar, muhalefet ve genel olarak seçmen açısından bakıldığında, siyaset alanında hemen bütün aktörler hamlelerini güvensizlik üzerine kuruyor. İktidar demokrasiye, yaslandığı milli iradeye ve müttefiklerine güvenmiyor. Muhalefet, en başta kendine, seçmenin sağduyusuna ve iktidarın kuracağı tuzaklara güvenmiyor. Seçmen, “artık yeter” dese iktidarın, “bir şans verse” muhalefetin yapabileceklerine ve “asıl meselenin” başka olduğunu söyleyen sezgisine güvenmiyor. Güvensizlik iklimi, siyasi hamleleri veya hareketsizliği besliyor.

- Siyasetteki bütün aktörlerin kendileri ve muhataplarıyla ilgili olarak güven sorunu yaşamasının çok haklı sebepleri var. Güvenemedikleri, endişe ettikleri her şey birbirine bağlı ve son derece doğru. Bu döngüyü kırmak için hamle etmeye aday kimse de ortalıkta görünmüyor. Bu tabloda, “güvensizliğini” en az gösterebilen, abartılı bir özgüven gösterisiyle durumu perdeleyebilen, en az “açık veren” daha kârlı çıkıyor. Karşısındakinin “güven” hissiyle kolay oynayabilen büyük avantaj sağlıyor.

Siyasette güven sorununun anahtarı demokrasi mi, hukuk mu?Bu sorunun cevabı elbette her ikisi de. Ama işlevleri açısından cevap aradıkları sorular farklı olduğu için etkileri de farklı. Demokrasi asıl olarak “kim” sorusuna cevap arıyor: Kim yönetecek, kim karar verecek? Hukuk ise, “nasıl” sorusuna cevap veriyor: Nasıl yönetilecek, nasıl karar verilecek? Demokrasinin çare üretme yeteneği sadece Türkiye’de değil dünyada da canlı bir tartışma konusu. Hukukun üstünlüğü meselesi de, “beşiğinde” bile yaralar almaya devam ediyor.

…***

Nigün Ongan, 26 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Türkiye işçi sınıfı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“DİSK Araştırma Dairesi (DİSK-AR), 2000 işçiyle yüz yüze görüşme yöntemiyle gerçekleştirilen bir çalışmanın özet raporunu, “Türkiye İşçi Sınıfı Gerçeği” başlığıyla kamuoyuna açıkladı.Çalışmanın amacı, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarının yanı sıra algı ve beklentilerini de araştırmak. Dolayısıyla sendikal politikalara ışık tutmak yanında sınıf bilincini ortaya koymak bakımından da oldukça önemli.Açıklanan sonuçlar, sınıfın somut konumu açısından emek gücü piyasalarının yapısal sorunlarını teyit ediyor: Uzun çalışma süreleri, düşük ücretler ve örgütsüzlük.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Buna göre işçilerin yüzde 74’ü haftada 40 saatten fazla çalışıyor. Bu oran AB ülkeleri için yüzde 20. Bununla beraber OECD ülkelerinde ortalama 40,4 saat olan haftalık çalışma süresi Türkiye’de 49 saati geçiyor. Fazla çalışma özellikle sigortasız ve sendikasız işçilerin maruz kaldığı bir sorun.

Yapılan çalışma, işçi sınıfının aylık gelirinin asgari ücret seviyesinde olduğunu gösteriyor. Bununla beraber işçilerin yüzde 16’sının net geliri asgari ücretin altında. 2000 liradan az gelir elde edenlerin oranı ise yüzde 66. Sendikasız çalışan işçilerin aylık geliri genel ortalamanın altında. Ancak bu fark özellikle sigortasız çalışan işçiler açısından oldukça ciddi boyutlara ulaşıyor.

Elde edilen sonuçlar, sendikasız işçilerin somut konumunun her konuda sendikalı işçilerin gerisinde olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla örgütlülük düzeyi işçilerin çalışma koşullarını belirleyen başlıca unsurlardan biri. Buna karşılık işçilerin yüzde 87’si sendika üyesi değil. Dahası örgütsüz işçilerin yüzde 60’ı da örgütlenmeyi düşünmediğini belirtmiş. Bu cevapları işçilerin bilinç düzeyi yanında sendikal program ve politikaların niteliği çerçevesinde de ele almak gerekiyor.

Yapılan çalışma, “rekor büyüme” hızından işçilerin payına düşeni, bir başka ifadeyle, ekonominin ne pahasına ve nasıl büyüdüğünü açıkça gösteriyor. Uzun çalışma süreleri, düşük ücretler, örgütsüzlük ve sigortasızlık düzeyi; “çalışma yaşamı yeterince esnek değil” iddialarına karşı haddinden fazla esnek olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Uzun dönemli işsizlik eğiliminden hareketle, iş güvencesine karşı “istihdam edilebilirlik” politikasının başarısızlığı ortaya çıkıyor.

Öte yandan çalışmanın sonuçları bakımından işçilerin verdikleri yanıtlar kadar vermedikleri yanıtlar da önem taşıyor. İşçilerin önemli bir kısmı sorulan sorular karşısında kanaat belirtmekten kaçınmış. Her 5 işçiden 1’i çalışma yaşamının güncel sorunları konusunda bir değerlendirme yapmazken, sendikaya ilişkin kanaat bildirmeyenlerin oranı yüzde 40. Sınıf aidiyeti konusunda ise işçilerin yüzde 15’i “fikrim yok” derken, yüzde 12’si “cevap yok” diyor.

Bu durumu, sınıf bilinciyle ilgili sorunların yanı sıra işçilerin yaşadığı korku ve kaygılar çerçevesinde de düşünmek gerekiyor.

…***

Ergun Kaftancı, 26 Şubat tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Ne ahlâk, ne vicdan, ne hizmet...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Görüntüleri var, bir erkek hasta bakıcıyla bir sağlık çalışanı, vefat etmiş hastanın yakınlarını taklit ederken katıla katıla gülüyorlar. Ailenin feryatlarını ve ağıtlarını karikatürize ederek dalga geçiyorlar... Bu olay Adıyaman'da yaşanmış, sosyal medyada yer almış... Bir başka görüntü ise Samsun'dan... Özel bir kreşte görevli öğretmenler ve bakıcılar, müzik eşliğinde dans ederken ayak altında gezinen çocukları tekmeliyor, aralarından biri, kenara çekilmeyen minicik çocuklara terlik atıyor....”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:  

…***

AKP iktidarı "İyileştiriyorum" diyerek hangi kuruma, kuruluşa ya da konuya el attıysa hepsini yüzüne gözüne bulaştırdı. Hiçbir kurumu ve kuruluşu islah edemedi, aksine hepsini kokuşturdu. Sağlık sektörü de bunlardan biri. Yaşananlar, sektörün ne hale getirildiğini göstermeye yetiyor. Eğitimsiz bir sağlık personelinden nasıl bir hizmet alabilirsiniz ki; vefat edenin arkasından ağlayanları alaya alan sağlık personeliyle hiç sağlık sorunu çözülür mü... Sağlık hizmeti yurttaşa, birinci basamak sayılan kayıt sırasında verilmeye başlar... Hastanın göreceği ilginin ya da ilgisizliğin şekillendiği süreç böylece başlamış olur... Sonrası doktorlara ait..  Bir hizmet zincirinin halkaları arasında farklı anlayış olmamalı; doktorun hastaya gösterdiği titizlik ve yakınlık diğer personelin de şiarı olmalı... Ne acı ki bu, bir türlü sağlanamıyor... Sağlık sektörünün eğitimli kadrolara ihtiyacı var; verilen rakamlara göre söylüyorum, eğitimli 400 bin sağlıkçı atama bekliyor...  Sağlık Bakanlığı ise palyatif tedbir olarak acil servislerdeki yığılmaları düzenlemeye çalışıyor...