Şubat 28, 2018 09:29 Europe/Istanbul

Milli gazete: İttifak isimlerine kanuni sınırlama

Evrensel:

Sezai Temelli: Fabrikaları satıp savaşı besleyecekler

Yeniçağ:

Şeker işçisi Amerika tokadı yedi

Aydınlık:

HDP ile ittifak adımı

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Şükran Soner, 27 Şubat tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Demokrasisiz, OHAL’li, seçimsiz, ‘tek adam’ yönetimi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Kimileri dönemin siyasal iktidarını sallayabilecek, alınmış kararlardan geri döndürecek güçte ve etkinlikte, en hafifi ile dönemin çalışan işçilerinin haklarını kurtaracak önlemleri sağlayacak caydırıcı kararların önünü açtılar. Dünya emek tarihine kazılı Zonguldak büyük madenci direnişi, Tekel, SEKA, Seydişehir, Karabük, Sümerbank, Et Balık, KİGEM, ORUS.. kamu işletmesi, çoğunlukla da güçlü bölgesel toplumsal destekli eylemleri, canlı tanıklıkların ekonomik, sosyal, toplumsal, siyasal boyutlarıyla say sayabilirsen.. Cumhuriyetin yoksunluk koşullarında yaratılmış kamu değerlerinin yağmalama içerikli özelleştirmelerine karşı isyan çıkışlarında hangi tehditlerin altı çizilmişse en acımasız sonuçlarıyla bugün karşımızda.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Dünkü Sözcü gazetesinin fotoğraflarıyla manşetinin özeti çok çarpıcı. İstanbul’da Karayolları, Ankara’da Et-Balık, Adana Tekel, Malatya Tekel, Samsun Sigara, Çanakkale Tekel fabrikalarının arsalarında yükselmiş AVM merkezleri yürek yakıyor..

Dünkü Bir-Gün’ün manşetinde ise sıcak para, yağma uğruna son kurbanlar kâr eder konumda satışları gündemde pancar fabrikaları var. Siyaseten İktidarlarına biat etmiş sendikal yapılanmayı bile isyan ettiren operasyonla, sadece binlerce işçinin ekmek kapıları kapanmıyor. Bölgelerinde başkaca anlamlı üretici işletmenin olmamasıyla kendilerini ve çocuklarını işsizlik, açlık bekliyor. Türkiye’nin katlanan sayılarla pancar üreticileri, zincirleme yöre tarımı, ekonomilerinin çöküşü cabası. Doğal şeker üretimimizin çökertilmesi, sağlık için büyük tehdit ithal sentetik şeker tekellerinin çıkarlarına ülke halkının sağlığını teslim etme suç ortaklığı da var.

Yeri gelmişken kamu işletmelerinin işçinin ekmek kapısı olmalarının çok ötesinde kamu yararlarında sayılamayacak çok yönlü işlevlerinin liberal sağ iktidarlara sıcak para, kaynak uğruna yağmalanmasına karşı savaşımın yorulmak bilmeyen öncülerinden Sevgili İzzettin Önder Hocamızın geçen cuma günü yapılan imzalılar yargılaması kapsamında, “Ben sadece insanların ölmemesi için bir bildiri imzaladım. Bunu güçlü bir kamu vicdanı oluşturmak amacıyla yaptım” demesinden sonra 1 yıl 3 aylık cezayla mahkûm edildiğini anımsatalım.

Ülkemizde demokrasi, hak hukukun katledilişinde yaşamın her alanına dönük, her gün sınır tanımaz boyutlarda yeni örneklerle karşılaşmamız, OHAL’li, seçimsiz “tek adam” yönetiminde, yeni torba paketler, eskileriyle yaratılmış sivil, haksız-hukuksuz baskılara, sivil diktatoryal tehditlere, şeytana pabucunu ters giydiren yeni tuzakların kapılarını açıyor.

Hafta sonu yargı bağımsızlığına en güçlü darbe olabilecek, Türkiye Barolar Birliği’nin yasası üzerinden tuzağın, tehdidin kamuoyuna anlatılması eylemi vardı. Özetle gerçeğinde, FETÖ ile iktidar ortaklığı döneminde FETÖ’cülerin gündeme getirdikleri bir proje ile yüz yüze kaldığımızı öğrendik...

Kestirmeden yargının yargıçlar, yargı çalışanları, savcılar, avukatları ile tüm işleyişte çalışanlarını tek çatı, meslek örgütü çatısında toplayan yasayı kaldırmak, halen yargıçlar, savcılar, adalet çalışanlarının Bakanlık denetimi ile baskı altında tutulmalarından daha vahim bir tabloyu üretecek..

Zaten FETÖ’cüler için var olan Anadolu dernekleri, PKK yandaşlığı için kullanılabilecek Mezopotamya dernekleri yapılanmasından oluşturulacak cepheleşmiş derneklerle, en güçlüsünü yandaşlıkta toplam projesiyle, yargı birliği, meslek ettiği

ortak değerleri, denetiminden tümden koparılacak..

Türkiye’yi eğitimde, insani gelişmişlikte, demokrasi, hak-hukuk devleti işleyişi, kirli çıkar ağlarındaki patlama, şeffaflıkta, basın özgürlüğünde, gelir dağılımı eşitlikçi paylaşım, işsizlik, sağlıkta hakça yararlanma, basın özgürlüğünde birkaç yıldır bile en gerilere çeken kara tablolardan içimiz kararıyor...

…***

İhsan Çaralan, 27 Şubat tarihli Evrensel gazetesinde, “Hükümette bir 'metal yorgunluğu' operasyonu mu var?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, son haftalarda “ortadan kaybolması”ndan sonra, hemşehrilerinden helallik istemek için kameraların karşısına çıkması, yeni bir kabine operasyonunun da kapıda olduğunun işaretini verdi.Bütün dünyada, sermaye hükümetlerinin içişleri bakanları, istisnaları dışında hep, “Bulunması için çok aranmış olmalı” denen cinsten olmuştur.Türkiye’deki içişleri bakanları ise, bu “çok aranmışlık”ın belki “çok çok aranmış” diye ifade edilebileceği tipler olmuştur. Ama, son İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bu “Çok çok aranmış içişleri bakanları içinde ipi en önde göğüsleyen oldu” dersek hem yanlış bir şey söylememiş hem de hak yememiş oluruz!”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

 “Gelmiş geçmiş en raconcu, en hırçın ve en bıçkın sayılabilecek içişleri bakanı kimdir?”

“Gelmiş geçmiş, en çok ağzından çıkanı kulağı duymayan içişleri bakanı kimdir?”

“Gelmiş geçmiş en partizan içişleri bakanı kimdir?” gibi sorular sorsak, açık ara önde gidenin Bakan Soylu olduğunu söyleyebiliriz. Ve buna da kimse, kolay kolay “Hayır o değildir, şudur!” diyemez.

Ancak son aylarda ülke siyasetindeki gerilim yükselmesine rağmen ve tüm hükümet erkanı muhalefete Erdoğan’dan daha keskin yüklenerek, ondan daha çok kameraların karşısına çıkarak göze girmeyi amaçlarken; İçişleri Bakanı Soylu, son birkaç haftadır, o nadide söylevlerinden vatandaşları mahrum edince herkesin aklına, “Her gün en az iki yerde konuşan Soylu galiba gidici!” düşüncesi geliyordu.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında İçişleri Bakanı olmasından sonra yaptığı Erdoğan övücülüğünden sonra muhalefet, Soylu’nun geçmişte Erdoğan için ne kadar ağır sözler söylediğini de hatırlattı. Bu yüzden de Bakan Soylu’nun, “İstifa etse bile Erdoğan’a bağlılığının süreceğini” ifade eden konuşmasını duyanların aklına, geçmişte Soylu’nun Erdoğan’a yönelttiği ağır suçlamalar gelmeden edemiyor.

Süleyman Soylu’nun, kabineden giden tek bakan olmayacağı, Soylu’nun bu çıkışının yakında yapılacak bir kabine operasyonunun işareti olduğu da bir gerçek.

Daha önce de Başbakan Yıldırım, “Kabinede bir değişiklik olacak mı?” sorusuna “olmayacak” dememişti. Tersine Yıldırım, “Kabinede ihtiyaca göre her zaman değişiklik olabilir” diyerek, “soyut ve genel” bir “ilke”den söz ediyor gibi konuşsa da, gerçekte sorulan soruya “ucu açık bir yanıt” vermişti.

…***

Cevher İlhan, 27 Şubat tarihli Yeniasya gazetesinde, “Suiistimale açık “ittifak””başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Siyasetin yeni gündemi “seçim ittifakı.” Ne var ki, öncelikle AKP ile MHP arasında kotarılan “ittifak”la yine bir dizi çarpıklık ve hileyle temsilde adaletin tecellisi daha da geriletilerek sistem seçim adâleti ve sandık güvenliğinde vahim zâfiyetlere sebebiyet veren bir kırılganlığa teşne hale getiriliyor.Öncelikle yüzde 51.4’le kılpayı geçtiği belirtilen 16 Nisan “anayasa değişikliği” referandumu öncesinde, kamuoyundan ve muhalefetten gelen “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nin bütünüyle “tek adamlık otoriter sistemi”ne dönüşmemesi için, hiç olmazsa millet irâdesinin âdilane temsili, Meclis’in yasama ve denetim işlevinin arttırılıp etkili hale getirilmesi çağrılarının, siyasi rant hesabına yine kaale alınmadığı görülüyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Hatırlanacağı üzere, cumhurbaşkanı ancak Meclis’in üçte iki nitelikli çoğunluğuyla -dört yüz milletvekiliyle- görevden alabilirken, cumhurbaşkanı’na tek başına parlamentoyu fesih yetkisi ve Meclis’in yetkisindeki yasamaya ortak olup tek başına kanun hükmünde kararnâme çıkarma yetkisi veren, devlet harcamalarını denetleyip bütçeyi yapmada Meclis’i devre dışı bıraktıran, yürütmenin yanısıra yasamayı ve yargıyı “tek kişi”ye bağlayan “cumhurbaşkanlığı sistemi”ne karşı, Meclis’in güçlendirilmesi ve yasama yetkisinin etkinleştirilmesinin gerektiği ikazlarına, iktidar cephesi sözcüleri ve “iktidara ilişik yorumcular”, demokratik sistemi bütünüyle yok eden bütün bu ârızaların referandumdan sonra çıkarılacak “uyum yasaları”yla giderileceği taahhüdünde bulunmuşlardı.

Partili cumhurbaşkanı mevcut siyasi partiler ve seçim sisteminde, “tek seçici” olarak partisinin milletvekili adaylarını da belirlediğinden, bununla Meclis’in yasama, denge ve denetleme işlevinin yok edileceği uyarılarına, “yeni sistem”in “uyum yasaları”yla tâdil edileceği sözünü vermişlerdi.

Başta siyasi partiler ve seçim kanunu olmak üzere, Meclis’in denge ve denetim yetkisini güçlendiren, yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını sağlayan “uyum yasaları”nın âcilen çıkarılması gereğini vurgulamışlardı. 

Ne var ki, referandumun üzerinden bunca zaman geçtiği halde hâlâ “uyum yasaları” çıkarılmazken, kamuoyunda, Meclis’te tartışılmadan, hatta çoğu milletvekillerinin haberi olmadan iki parti temsilcilerinin kapalı kapılar arkasında hazırlayıp dayattığı “ittifak” teklifinde de vaadlerin hiçbirinin yerine getirilmediği görülüyor.