Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Yargıda yine sızma paniği
Evrensel:
Kitle örgütlerinden çağrı: Demokrasi için güç birliği
Milli gazete:
Temel Karamollaoğlu: AKP oylarının yüzde 15'ini alabiliriz
Yeniçağ:
CHP'li Burcu Köksal: ABD lobisi şeker fabrikaları için baskı yapıyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Çiğdem Toker, 6 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “HSK yargının nesi olur?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Adalet bakanları, tıpkı hükümetin diğer üyeleri gibi yürütme organının bir parçası. Dolayısıyla, siyasi bir konum ve sıfat taşıyorlar. Türk hukuk sisteminde, adalet bakanları için vaktiyle oy istediği partisiyle arasına mesafe koymasını sağlayacak herhangi bir kriter bulunmamaktadır. Fakat konumu gereği siyasi bir kişilik olan adalet bakanlarının görevleri arasında, “bağımsız” diye tanımlanan Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na (HSK) başkanlık etmek de vardır. Daha doğru anlatımla, memleketimizdeki her “siyasi” adalet bakanı, “bağımsız” HSK’nin doğal başkanıdır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
HSK resmi sayfasında; “Misyon”; “adil yargıyı tesis etmek üzere, hâkim ve savcılarla ilgili işlemleri, hukukun üstünlüğü, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile hâkimlik ve savcılık teminatı esaslarına göre yerine getirmek”,
“Vizyonu” ise “adil bağımsız, tarafsız, güvenilir ve etkin yargının teminatı”
olarak belirlenmiştir. Peki, nasıl? “Nasıl oluyor da içinde hukukun üstünlüğü, mahkemelerin bağımsızlığı, tarafsızlığı, güvenilir ve etkin bir yargının güvencesi gibi her dünya vatandaşının kendisini iyi hissedeceği kavramların yer aldığı HSK’de, siyasi bir şahsiyet olan başkanın dediğinin tersine karar alınabilir ki” sorusu, meseleyle ilgili herkesin yokmuş gibi davrandığı bir konu olma özelliği taşımaktadır.
Belki de bu sebeple -CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı- “bizimle istişare etmeden tahliye kararı vermeyin” diye özetlenebilecek bir kitapçık hazırlanıp dağıtılabilmektedir rahat rahat.
Doğru; istişarenin kelime anlamı, karşılıklı danışma.
Şu da doğru: İstişari nitelikteki kararlar bağlayıcı olmazlar. Fakat şimdi gelin de bunu, başkanı Adalet Bakanı olan HSK için düşünün bakalım. Yükselme, tayin, ihraç gibi mesleki geleceğine, dolayısıyla bütün bir hayatı hakkında karar verme konumunda kurumdan, HSK’den bu mesajı alan hangi hâkim ve / veya savcı, o ifadeyi gerçekten sözlüğün tam anlamıyla “istişare” gibi düşünür?
Kaldı ki ister gerçek anlamıya istişare olsun, ister dolaylı anlamıyla “örtük talimat” her ikisi de aynı kapıya çıkıyor: Yargıya baskı... Soru basit: Eğer yargı bağımsızsa, savunması alınan, tanıkları dinlenen, delilleri tamamlanmış bir yargılamada ortaya çıkan tablo “tutuksuz yargılama” diyorsa, bir daha “Ankara” ile istişareye ne gerek var? Nitekim dün bir grup meslektaşla bir araya gelen Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in bu konudaki soruya verdiği yanıt dikkate değer. Konuyu basından okuduğunu, “anlam veremediğini” belirtip şöyle sürdürüyor: “HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’a ‘Bu mesele nedir’ diye sordum. HSK Başkanı, ‘Yargılamaya konu hâkim ve savcıların teminatı için, onların yargılamalarındaki teminat için biz bunu düşünmüştük’ dedi. Bu sorunun muhatabı onlardır. Bizde, Yargıtayımıza en ufak bir baskı, talimat, telkin yoktur.” Velev ki HSK Başkanvekili Yılmaz’ın dediği gibi kitapçıktaki o ifade “Yargılamaya konu hâkim ve savcıların teminatı” için konulmuş olsun. Bu dahi yargı bağımsızlığına ağır bir gölge düşürmüyor mu? Hâkim ve savcıların önlerindeki davada nasıl bir tutum izleyeceklerine HSK ve Adalet Bakanlığı mı karar verecek? Mahkemeler, kimi tahliye edip kimin tutukluluğuna devam kararı verecekleri için onay mı bekliyor? Eğer böyleyse, HSK’nin resmi sitesindeki bağımsızlık, adil yargılama, güvence kelimelerinin orada durmasına gerçekten gerek yok.
…***
İhsan Çaralan, 6 Mart tarihli Evrensel gazetesinde, “AKP iktidarı 8 Mart’ı kadına ‘el kaldırarak’ karşıladı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Pazar günü takvimler 4 Mart’ı gösteriyordu. 8 Mart’a da takvim günü olarak daha dört gün vardı. Ama kadınların sorunu öyle çok ve çoğalmaktaydı ki, son yıllarda 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü bir güne sığmıyor, bir haftaya yayılan etkinliklerle kutlanıyordu.Nitekim, geçtiğimiz pazar günü, pek çok kentte, kadınlar alanlara çıkarak cinsiyet eşitliği için ve kadına yönelik şiddete karşı taleplerinin yanı sıra “OHAL’e hayır”, “Savaşa hayır” taleplerini haykırdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Kadınların sokaklara çıkıp taleplerini haykırdığı saatlerde Manisa’da 5. Olağan Gençlik Kongresinde konuşan Başbakan Binali Yıldırım, AKP’li kadınların, “Kadına kalkan eller kırılsın” sloganlarına “Kadına kalkan eller kırılsın” diyerek yanıt veriyordu. Ama Başbakan böyle konuşurken Çorlu ve Ankara’da Başbakanın ve hükümetinin emrindeki polis, kadınlara “El kaldırıyor”; eşitlik talep eden ve şiddete hayır diyen kadınlara, “Alın size eşitlik”, “Alın size şiddete hayır demek” dercesine kadınları copluyor, gözaltına alıyordu!
Kuşkusuz ki, 4 Mart günü, Manisa-Ankara-Çorlu ekseninde oluşan bu ironik tablo, hiç de rastlantı değildi.
Tersine bu tablo; AKP’nin 16 yıllık iktidarında ülkeyi sürüklediği mecranın fotoğrafıydı.
Bu yüzdendir ki, kadına yönelik şiddetin çeşitli türleri ve kadın cinayetlerinin, onca “Gereken önlemleri alıyoruz” propagandasına karşın, sürekli artan bir özellik göstermesi şaşırtıcı değildir.
Tıpkı yılın en kısa ayı olan şubatta katledilen kadın sayısının 47’yi bulmasının bir rastlantı olmaması gibi!
Bütün bu kadın düşmanı girişimler, bundan böyle de kadınlara dünyanın daha dar edileceğine dair ortaya çıkan alametler, Erdoğan-AKP yönetiminin 16 yılda Türkiye’yi getirdiği yerde kadınların payına düşenlerdir.
…***
Cevher İlhan, 6 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL altında seçim garabeti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Meclis’te görüşülen “ittifak teklifi” tartışmalarında da ortaya çıktığı gibi, iktidar cephesinin OHAL altında seçime gidilmesi âdeta kanıksatılmak isteniyor. .Gerçek şu ki, hiçbir demokratik ülkenin Türkiye’deki gibi demokratik hak ve hürriyetleri, ifâde ve düşünce özgürlüğünü baskılarla kayıt altına alan, yargıyı kelepçeleyen, sıkıyönetimden daha ağır bir biçimde uygulanan OHAL’de seçime gittiği görülmüş değil.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bunun içindir ki, Başbakan 15 Temmuz menfur hadisesinin ardından 20 Temmuz’da ilân edilen, peşinden 19 Ekim’de 90 günlüğüne uzatılan OHAL’in, başkanlık sistemini de içeren anayasa değişikliğine dair referanduma gidilmeden önce kaldırılacağını söylemişti. “Şimdi, referandum olması halinde, elbette kimseye, ‘OHAL altında seçime gidildi... OHAL şartlarında referandum yapıldı’ gibi bir söz söyleme fırsatı vermeyiz. Bu nedenle referandum öncesi OHAL kaldırılır diye düşünüyorum” demişti. Keza “iktidara ilişik medya” yorumcuları, her fırsatta bu konudaki eleştirilere, referanduma gidilirken ve hele seçimlerde OHAL’ın mutlaka kaldırılacağını belirtmişlerdi. Ne var ki, daha referandum yapılmadan Cumhurbaşkanı’nın “OHAL kesinlikle kalkmayacak!” çıkışından bir buçuk ay sonra Başbakan önceki açıklamasının tam aksine “OHAL koşullarında pekala referandum yapılabilir. Fransa’da da OHAL ortamında seçime gidiliyor. Merak etmeyin” ifadeleriyle çark etmiş; “AKP’ye yakın yorumcular” da tekellüflü tevillerle bu kez “OHAL’de referandum ve seçim olabileceği”nden dem vurmuşlardı. Oysa Fransa’da teröre karşı ilan edilen OHAL’de, Fransız parlamentosunun bütünüyle devre dışı bırakıldığı OHAL KHK’leriyle, gizli istihbarat jurnalleriyle, hukukta hiçbir kıymeti olmayan “irtibat ve iltisak”la, yargısız – sorgusuz 110 bini aşkın kamu görevlisi ihraç edilmemiş; 17 bini kadın 50 bini bulan vatandaş tutuklanmamış, yüzbinlere iş imkânı sağlayan on binlerce şirket ve işyerleri tasfiye edilmemiş, kayyım atanarak devlete devredilmemiş, özel hastanelerin, vakıf üniversitelerin kapısına kilit vurulmamış, gazeteler, televizyonlar, yayınevleri kapatılmamış.En son, özellikle yargısız infazla atılan kamu görevlilerinin mağduriyetlerini gidereceği beklentisiyle kurulan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun açıklamasıyla, -10 Ocak 2018 tarihine kadar yapılan- 104 bin 789 başvurudan bugüne kadar meslekten ihraç edilenlere ilişkin 6 bin 400 başvuruyu sonuçlandırıp 4 bin 316’sını reddederken sadece 100 kişinin iadesine karar vermesi ve KHK ile göreve iade edilenlere ilişkin bin 984 ön incelemeye alması, OHAL rejiminde temel hak ve hürriyetlerin ne denli darbelendiğinin göstergesi. Buna mukabil, yazık ki bazı iktidar sözcüleri, ekranlarda yüksünmeden “OHAL’den hiçbir vatandaş zerre kadar zarar görmemiş” diye konuşuyorlar. Daha şimdiden pervâsızca “OHAL altında seçimlerin olabileceği” propagandasını yapıyorlar.