Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Eski AKP Genel Başkan Yardımcısı Şener: AKP üç seçimde de kaybedecek
Aydınlık:
Karamollaoğlundan Erdoğan’a itifak yanıtı
Milli gazete:
Saadet’ten uzlaşı ziyaretleri
Yeniçağ:
CHP'li Engin'den 'mühürsüz oylar' ile ilgili imza kampanyası
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Şükran Soner, 6 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Cumhur’un başkansız, Meclis’siz, hükümetsiz ittifakı olur mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha ilk seçildiğinde, seçim tutanaklarının Resmi Gazete’de yayımlanması iki gün geciktirilerek, AKP Genel Başkanı kimliği ile genel kuruluna katılıp ağırlığını koyarak Davutoğlu’nun hem AKP Genel Başkanlığı, hem de başbakanlığa seçilmesini güvenceye aldığını ne çabuk unuttuk?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Hemen sonrasında anayasal düzen gereği ettiği Cumhurbaşkanlığı yeminine sadık kalmayacağı ilanını; tarafsız, herkesin, halkın cumhurbaşkanı olarak kamu yararı denetim sorumlulukları çerçevesinde, hükümeti, Meclis’i denetleme sorumluluklarına sadık kalma gereğini duymadığını, farklı üslupta cumhurbaşkanlığı görevi yürüteceğini önceden ilan etmiş olarak seçimi kazandığı gerekçelendirmesiyle, birçok kez, anayasal yetki sınırlarını aşarak partisinin yasama, yürütme kadrolarının boyun eğmelerine dayanarak fiili icraatlar olarak geçerli kıldırdı.
En çarpıcısı ülkemiz için gerçekten şans 2015 Haziran seçimlerinde yakalanmış gerçekten demokratik parlamento dağılımı dengesinde, pek çok alternatif hükümet kurulması olasılıkları söz konusu iken, Ak Parti Hükümeti’ni, Başkan eliyle Meclis’i baskı altına alarak, seçim sonuçlarını tanımayarak, yeniden seçimlere gidilmesine zorlayan kararlar zincirinin gündeme sokulması. Kuşkusuz Meclis’te ağırlıkları olan diğer siyasal partilerin sorumlulukları, yanlış atakları üzerinden de söylenecek çok şey var. Ancak parlamenter rejimin anayasal sorumlulukları içinde yeri olmayan, Cumhurbaşkanlığı yeminine aykırı, taraflı icraatlar baskılarla, adım adım yürünen yolda seçim yenilenmesi sonucu oy artışı tek dayanak, çok daha taraflı, yürürlükteki anayasal düzenin hukukunu yok sayan icraatların sayısız atağında bugünlere gelişte yaşanan tersyüz oluşlar yok sayılabilir mi?
…***
Orhan Uğuroğlu, 6 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Adalete güven vermemiz şart”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ile yaptığımız söyleşinin son bölümünde Türkiye'deki adalet sistemini konuştuk. Feyzioğlu, "Adalete olan güven yıkıldığında devlet parçalanır millet parçalanır" dedi.Türkiye'de en çok gündemde hangi başlık diye vatandaşa sorsanız, "adalet" diye yanıt verir. Mahkemelerin son yıllarda verdiği kararlar, Anayasa Mahkemesi kararlarının dahi uygulanmaması adalet kavramını ele almamızı gerektirdi. Söyleşimizin soru cevap bölümü şöyle gelişti:”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
- Adalet mülkün temelidir ama günümüzde temelde çatlaklar mı oluştu?Feyzioğlu: Adalet şüphe kaldırmaz, sistem buna açık bu doğru değildir. Bizim devlet büyüklerimizin duvarlara kazınmış sözleri vardır. Adalete olan güven yıkıldığında devlet parçalanır millet parçalanır.Bu konuyu kişiler ve somut davalar üstünden değil de sistem üzerinden konuşulduğunda bence daha doğru olur. Çünkü sorun ne tek başına avukatların, ne tek başına siyasetçilerin sorunu değil.Sorun tüm vatandaşların, bu milletin sorunu, sorun memleket sorunu. Bizim güvenilir bir yargılama sistemine ihtiyacımız var. Bugünkü sistem yeteri kadar güven vermiyor. Bu cümleyi bazen yeteri kadar heyecanlı görmüyorlar. İstiyorlar ki isim savunayım. Ben onu yapmam kumpas davaları sürecinde belli bir ana kadar biz hep adil yargılamayı savunduk.Adil yargılama olmadığını söyledik. Neden darbeye kalkışmışlar, bunu bilmiyoruz fakat gördüğümüz neydi. Adil yargılama yapılmıyor. Sonra ne oldu adil yargılama yapılması bir kenara mahkûm etmek için bir düzeneğin oluşturulduğunu gözümüzle gördük. Buna itiraz ederken bir baktık ki devletin içinde bir yapılanma oluşmuş ve mahkûm etmek için çalışılıyor.Şimdi pek çok konuşmamda var. 2005'te Türk Ceza Kanunu değiştirilirken gizli tanıklık diye bir şeyler çıkarttılar. Bu gizli tanıklık eliyle birilerinin eliyle mahkûm edeceksin dedim. O tarihteki anlı şanlı profesörler genç arkadaşımız çok heyecanlı demişlerdi.Ardından bir hukukçu, genç arkadaşımız abartıyor. Bu hüküm iki üç davada ya uygulanır ya uygulanmaz demişti. O birkaç dava birkaç sene sonra çıktı. Gizli tanıklarla insanlar mahkûm edildi.
2010 Anayasa değişikliğinin de hata olduğu ortaya çıktı, değil mi?Feyzioğlu: Sonra 2010 anayasa değişikliğine geldik. Benimle televizyonda 2010 anayasa değişikliğinin ne kadar demokratik olduğunu tartışan ve bizi statükocu olarak suçlayan tırnak içinde aydınlar ve hukuk profesörleri, bugün ya kaçak ya tutuklu ya da ilk günden itibaren FETÖ'ye karşı savaş açmış edasıyla ağzına geleni söylüyorlar. Hoca efendi dediklerini unutturmak için.O gün 2010 anayasa değişikliğini canı gönülden savunan kimse bugün ortada yok. O gün bize siyasi iktidar ve cemaat yapısı birlikte saldırıyordu. Bugün dün söylediklerimiz doğru çıkıyor yarın da bugün söylediklerimiz doğru çıkacak. Biz buna üzülüyoruz. Oysa biz şu kadar zor bir dönemde 'aynı gemideyiz' sözünü, klasik öylesine söylenen bir cümle olmaktan çıkarıp gerçekten tüm samimiyetiyle hissetmemiz lazım.Ben siyasi iktidara yapıcı bir uyarıda bulunduğumda siyasi iktidara muhalif kesim bundan rahatsız oluyor. Niye sen bunu bu cümle ile söylüyorsun, niye ağzına geleni söylemiyorsun diye kızıyorlar.O taraf da sen bizi nasıl uyarırsın diye rahatsız oluyor. İki taraf da bize ateş ediyor. Siyasi iktidar uyarımıza kızıyor. Siyasi iktidara koşulsuz muhalif olan, cümlelerimizin yapıcı olmasından hoşlanmıyor. Oysa nezaketle 'şöyle de yapılabilir' şeklinde cümleler kurarak yapılanın yanlış olduğunu söylemek için hakaret etmeye gerek yok.Tam aksine yapıcı bir şekilde anlatırsanız aklı başında, bu ülkenin iyiliğini isteyen insanlar sizi dinler. Her siyasi parti bu ülkenin iyiliğini isteyen insanlarla dolu. Adalete güven hissini vermemiz gerekir. Adalet şüphe kaldırmaz, sistem buna açık bu doğru değildir. Bizim devlet büyüklerimizin duvarlara kazınmış sözleri vardır. Adalete olan güven yıkıldığında devlet parçalanır millet parçalanır.
…***
Abdülkadir Özkan, 6 Mart tarihli Milli gazetede, “İttifaka destek yüzde 70 ise yeni ortak niçin aranıyor?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Türkiye’de partiler istisnaları olmakla birlikte genellikle ayrı ayrı seçime girer, sonunda aldıkları oylar oranında Meclis’te temsil edilirlerdi. Eğer tek parti Meclis’te çoğunluğu sağlamış ise mesele yoktu. Kısa sürede hükümet kurulur, bir problem yaşanmazdı. Seçimlerden tek parti iktidarı çıkmaz ise o zaman koalisyonlar gündeme gelirdi. Bir bakıma siyasiler uzlaşmaya millet tarafından zorlanmış olurdu. Aslında siyasi hayatımıza bu uzlaşma kültürü yerleşebilmiş olsaydı tek parti iktidarını sağlamak için yüzde 10 gibi seçim barajına falan gerek kalmazdı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ne var ki, uzlaşma kültürü sağlanamayınca zaman zaman ülkemizde ciddi sıkıntılar yaşandı. Ancak ülkemizde ortaya çıkan istikrarsızlıkların tek sebebi siyasilerin uzlaşamamaları değildir. Çünkü ülkemizde tek parti iktidarları döneminde de toplumsal sıkıntılar yaşandı. Siyasete, siyaset dış güçler müdahale etme hakkını kendilerinde buldular. Bazı siyasi kadrolar da bu müdahalelere destek verdiler. Olayın dış ayağı üzerinde şimdilik durmak istemiyorum. Ancak her darbe öncesinde birtakım darbecilerin İsrail ve ABD’ye giderek orada bazı çevrelerle irtibat kurduklarını hatırlatmak yeterlidir. Bir bakıma ABD’nin onay merkezi gibi görülmesi ülkemizi sürekli olarak karmaşa ve sıkıntıların içine itti. Bu tür destekler ister istemez birtakım taahhütleri gündeme getirmiştir. Böyle olunca iktidar sahipleri çoğu zaman milletin değerleri ile ters düştüler. Bir başka ifadeyle devlet-millet kaynaşması bir türlü sağlanamadı. Bu baskı toplumu sonunda direnmeye itti ve yüzde 10 barajı da tek partinin iktidar çıkarmasını engelledi. Ne var ki, başkanlık sistemi tam olarak hayata geçmeden koalisyonlar dönemi ittifak adı altında tekrar gündeme geldi. Netice itibarıyla AK Parti-MHP ittifakı oluştu ve bu ittifak, yeni dönemle ilgili yasal düzenlemeleri hazırlayıp Meclis’e sundu. Yani iki partinin oluşturduğu ittifak ile tüm yasal düzenlemeleri yapmaları mümkün. Hatta, MHP Genel Başkan Yardımcısı Celal Adan, ittifakın yüzde 65-70 desteğe ulaştığını söylüyor. Bu desteği sağlamış olan bir ittifakın neden ittifaka başka partileri de katmaya çalıştığının makul bir izahı olabilir mi?