Mart 10, 2018 10:26 Europe/Istanbul

Birgün: Yargıtay Can Dündar ve Erdem Gül'e verilen cezayı bozdu

Evrensel:

AKP ve MHP ittifak yasasını hızla geçirme derdinde

Milli gazete:

AKP'den flaş erken seçim açıklaması

Cumhuriyet:

Eksik adalete büyük tepki... 'Saçma davada bir rehine kaldı'

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Arslan Bulut, 10 Mart tarihli Yeniçağ gazetesinde, “AKP'deki düşüş durdurulamıyor!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ulusal Kanal'daki programa yetişmeye çalışıyordum. Tünel'den Odakule'ye kadar yürümem gerekiyordu. Karşı yönden, bir insan seli geliyordu. Önce orta yaşlı kadınlar, sonra genç kadınlar ve nihayet genç kızlar, düdük veya ıslık çalarak, slogan atarak yürüyordu. Aynı saatte dünya çapında benzer yürüyüşler yapılıyordu.Yürüyüşü, hiçbir televizyon kanalı canlı olarak vermedi! Haberlerde de rastlamadım. Sadece BBC'nin yayın yaptığını sonradan öğrendim! Ciddi ve büyük bir organizasyondu, polis her sokak başını tutmuştu ama eyleme en küçük bir müdahalede bulunmadı.Ne kadar örgütlü bir hareket olursa olsun, toplumsal bir ihtiyaçtan kaynaklanmasa, hiçbir güç, kadınları böyle yürütemez.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Medyada Allah adına veya İslâm adına konuştuğunu söyleyen düzenbazlar, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Hepsi AKP ile aynı siyasi ve kültürel iklimin çocuğudur.Gerek kadın cinayetleri gerekse tarikat yurtlarında veya okullarda çocuklara yönelik cinsel istismar olayları halkı korkutuyor. Üstelik, bu iklim, AKP iktidarının bir kadın bakanı tarafından "bir kereden bir şey olmaz" denilerek neredeyse meşrulaştırılmak istenmiştir. Dolayısıyla her geçen gün, vicdani fatura AKP'ye kesilmektedir.Her ne kadar "anketleri üç ay durdurdum" dese de bu konudaki araştırma verilerinin Tayyip Erdoğan'a iletildiği anlaşılıyor.AKP iktidarına kendi seçmeninden yönelen en büyük eleştiri, Suriyeli göçmenler meselesiydi. AKP'ye oy veren birçok vatandaş, sırf bu politika yüzünden desteğini çekeceğini söylerken, durum Tayyip Erdoğan'a iletildi. O da Suriyelilerin kendi ülkelerine döneceklerini söylemeye başladı. Oysa ölçümler kendisine ulaşmadan hemen önce, aynı konuyu dile getiren Kemal Kılıçdaroğlu'na "Sen ensar nedir bilmezsin." diyordu. Erdoğan, çözüm sürecinden de 7 Haziran seçim sonuçlarını gördükten sonra vazgeçmiş ve beş ay sonra yapılacak 1 Kasım seçimlerine terörle mücadele başlatarak girmişti. Böyle olunca, şehirlerin etrafına hendek kazılmasına içine de yığınak yapılmasına nasıl izin verildiği, askerin, polisin elinin kolunun neden bağlandığı gibi sorular unutuldu! 15 Temmuz vakası, El Bab ve Afrin Harekâtı ile birlikte bu konularda soru sormak bile vatana ihanet gibi gösterildi. Buna rağmen, gerçekler ortaya çıkmaya başladı.AKP'deki düşüşü, MHP de durduramadı. Zira MHP de düşüşteydi. Üstelik, kadınlara yönelik cinayetler ve çocuklara tecavüzlerden, artık iktidardan beslenen o iklim, sorumlu tutuluyordu.

…***

Kazım Güleçyüz, 10 Mart tarihli Yeniasya gazetesinde, “Adalet Bakanlığı adalet için çalışsın”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Meş’um 15 Temmuz kalkışmasının üzerinden bunca zaman geçti. Bu karanlık olayın arkaplanı hâlâ aydınlatılabilmiş değil.Darbeyle ve darbecilerle hesaplaşma gerekçesiyle başlatılan OHAL sürecinde yapılanlar ise, başlangıçta deklare edilen amacın çok ötesinde, bir camianın ve ilaveten hedefe konulmuş başka bazı kesimlerin tasfiyesine dönüştü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu meyanda yargı süreci işlerken, aynı iddialarla açılan benzer davalarda farklı, birbiriyle çelişen ve çok sayıda masum insanın mağduriyetine yol açan kararlar alınıyor. Yargıtay’ın son kararlarında ise, evvelce iktidar tarafından “terör örgütü üyeliğinin delili” olarak gösterilen kriterlerin çoğunun hukuken geçersiz olduğu vurgulanıyor. Ve bunlar, konunun muğlaklığının devam ettiğini ve net bir sonuca hâlâ ulaşılamadığını gösteriyor.Böylesine flu bir tabloda Yeni Asya’nın evrensel hukuk ve adalet prensiplerini esas alan dengeli ve hakperest yaklaşımı mı doğru; yoksa konjonktürel siyasî rüzgârlara göre ortaya konulan ilkesiz tavırlar mı?Bunları ifade ettikten sonra, dün bahsettiğimiz haberin yayınında, iddia edilen türden bir “sorun” olduğunu varsaysak dahi, bunun medenî ve demokratik bir diyalogla giderilmesi mümkün iken ve gerektiği takdirde buna da açık olduğumuz herkes tarafından çok iyi biliniyorken, konunun kapalı kapılar ardında konuşulup bu yolun işletilmeyişine bir anlam vermekte zorlanıyoruz.Bir haberde “hata” varsa—ki burada yok—doğrusuyla düzeltilir, ama Yargıtay Başkanının da vurguladığı ağır sorunlarla malûl bir yargı ve infaz sisteminin ürettiği mağduriyetlerin telafisi hiç mümkün olmayabilir.Tabutta tahliye edilen Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan, o eşiğe çok yakın iken bırakıldıktan birkaç ay sonra vefat eden Doç. Dr. Turan Özcerit, gözaltındaki 13. gününde can verip tam 1.5 yıl sonra masumiyeti anlaşılan Gökhan Açıkkollu örneklerinde ve diğer benzeri durumlarda olduğu gibi...Adalet Bakanlığı kadroları, kendilerini vebalden kurtaracak yapıcı ve iyiniyetli uyarı ve çağrılara dahi “öküzün altında buzağı arama” mantığıyla yaklaşmaktan artık vazgeçip, aslî görevlerine odaklanmalılar. Çünkü ülkenin bir numaralı sorunu bu. Masumların zindan duvarlarında yankılanan sessiz çığlıklarının artık son bulması, mağduriyetlerin bitmesi, içeride ve dışarıda dökülen gözyaşlarının dinmesi için kavlî ve fiilî dualarımızla hukuk ve adaleti beklemeye devam ediyoruz. Bıkmadan, usanmadan ve yılmadan...

…***

Ali Sirmen, 10 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Lafa gelince... İşe gelince...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Hani “Bayram değil seyran değil, eniştem beni neden öptü?” diye bir deyiş vardır, CHP’nin son tüzük kurultayı da öyle, neden yapıldığını anlayan varsa beri gelsin! Alelacele hazırlanıp, kurultaya sunulduğu izlenimi yaratan önerilerin ne yenilik getirdiğini kimse söyleyemiyor, olsa olsa tek milletvekili çıkarılan yerlerde merkez yoklaması yapılması geliyor akla ki o da üyelerin çoğunluğu tarafından eleştiriliyor. 48 milletvekilinin imzaladığı sekiz maddelik istemi içeren önerilerin özeti de parti üyelerinin iradelerine saygı ve her kademede hizmete, göreve talip olanların seçimle gelmesi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, milletvekilleri ve parti meclisi üyeleriyle yaptığı toplantıda bütün eleştirilerin dikkate alınacağını, yeni tüzüğün bunların ışığında biçimlendirileceğini söylemiş, ama 3 Mart tarihli Cumhuriyet’te arkadaşımız İklim Öncel’in haberinden anlaşıldığına göre, epeyce de sinirlenmiş. Kemal Bey’in şu sözlerine bakın:

- Lafa gelince hepiniz konuşuyorsunuz, ama işe gelince aynı tavrı göstermiyorsunuz. Hepinizin karnesi elimde. Doğrusu ya Genel Başkan’ın bu sözlerine hazır bulunanlar alınsalar da yeridir. Ama kabul etmek gerekir ki Genel Başkan bu sözlerinde o kadar da haksız değildir.Ne ki Kemal Bey’in hakkını teslim etmek sorunu çözmüyor ve şu soru geliyor akla:

- Madem öyle, tüzüğe bu duruma karşı neden bir hüküm getirmediniz? Yıllardır, ısrarla yinelediğimiz husus, CHP’nin halen sahip olduğu örgütlenme modelinin kendisinden beklenen işlevi yerine getirmediğidir. Çeyrek yüzyılı aşkın süredir, partinin elde ettiği sonuçlar ve giderek azalan etkinliğinin de, doğruluğunu kanıtladığı bu görüş, özellikle oyunun kurallarını da çiğneyen yıkıcı görüşün iktidar olarak hak ve demokrasi ihlallerini artırdığı dönemde daha da önem kazanmıştır.

Bu durumda CHP’nin tüm örgütü, tüm üyeleri siyaset oluşturulmasına daha aktif katkıda bulunacak, sorunları yerinde tabandan tartışacak ve özgün çözümler önerecek politikaları yaşama geçirmekte daha yaratıcı bir örgütlenme modelinin önünü açacak düzenlemeler yapılmalıydı. Şimdiye dek itibar edilmeyen bu girişim yolunda adım atılmasına vesile olur diye tüzük kurultayı fikri ortaya çıktığında ümitlenmiştik. Yanılmışız! O konu yalnız yöneticiler değil, iradesine saygı çağrısında bulunan taban da dahil kimse tarafından dile getirilmedi. Bu durum, yönetimiyle tabanıyla CHP’nin, tek tek üyeler olarak da, toplamda parti olarak da kendi muhalefet performansından da hoşnut olduğunu gösteriyor. Bence en üzücü, en ümit kırıcı olan da bu kendini yeterli görme durumudur. CHP örgütlenme modeliyle, bütün üyelerinin tabandan katılımıyla politika üretme yaratıcılığını göstermekten uzaktır.

Lafta kalan parti içi eğitim yetersizdir. Örgütlerin sorunları irdeler ve çözüm üretirken öğrendiği ve yaratıcı nitelik kazandığı eğitim söz konusu değildir. Parti, Genel Başkan’ın deyimiyle iş lafa gelince ortaya atılanlara karşı, iş üretmeye aday olan üyeleri yüreklendirecek öne çıkaracak, yükseltecek bir üye performans değerlendirme ölçütüne sahip değildir, böyle bir husus ne zamandır tartışma konusu bile olmamaktadır.