Şubat 02, 2016 08:27 Europe/Istanbul

Ünal Emiroğlu, Yenimesaj gazetesinde, “Yerli Anayasa!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Desem ki ABD usulü… hayır orada başkanlar yargılanabiliyor; Amerikan tipi başkanlık bana yaramaz! Desem ki, Meksika ya da Fransa… onlar da olmaz! Madem ki başkanlık istiyorum modeli de ben çizerim! Neymiş? Türk usulü başkanlık sistemi…Başkanlığın peşine düşmüş Erdoğan, kendine uygun modelin adını koyduktan sonra, önüne gelene dayatmaya başladı bu sistemi; muhtarlar, kaymakamlar derken STK.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Şimdilerde de başkanlık kilidini çözecek bir anahtar kavram ortaya attı: Yerli malı anayasa. Gerekçesi de ithal anayasalarla işlerin yürümediği.

Soralım, ithal anayasaya göre seçilmedin mi? Seçilmene yol açan anayasa ithal ise, cumhurbaşkanı da ithal mi oluyor?

Bu fikri Erdoğan’a, danışmanı anayasa hukukçusu Burhan Kuzu vermiş olmasın! Olabilir de; ithal dedikleri 1982 Anayasası bir Türk bilim adamı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Anayasa Hukuku Bölüm Başkanı Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı hocamız tarafından yazılmıştı. Burhan Kuzu, Aldıkaçtı’nın asistanıydı.

Şimdi çok çektiği hocasının yazdığı anayasayı da ithal ürünler arasına sıkıştırma gayreti, geçmişin acısına bağlanabilir, diye aklımdan geçmiyor değil.

Erdoğan, önceki anayasalar da bizim ürünümüz değildir deyip, kestirip attı.Bu anayasalar mı ithal, yoksa Erdoğan’ın ülkeye ithale çalıştığı başkanlık mı, hangisi? O nedenledir ki, bize ve rejimimize yabancı olan başkanlığın adını “Türk usulü” ve buna imkân sağlayacak anayasaya da “yerli” deyimini yakıştırarak “yaban”ı gizleme çabasındadır Erdoğan.

Diyelim ki, yerli(!) anayasa üretildi. Anayasa, isminden de anlaşılacağı gibi, tüm yasaların anasıdır ve yasalar anayasaya aykırı olamaz. Bu kural anayasa hukukunun temel unsurlarından biridir. Ülkedeki tüm yasaların yerli anayasaya göre düzenlenmesi yani “yerli malı yurdun malı” haftasının hemen yurt çapında başlatılması gerekir.

Temel yasalardan başlayalım:Türk Ceza Kanunu, İtalya’dan alınmış, Türk Medeni Kanunu, İsviçre’den alınmış,Türk Ticaret Kanunu, Erdoğan’ın örnek gösterdiği Hitler’in ülkesi Almanya’dan alınmış,İdare Hukuku, kaynak ülke Fransa.Şu “yerli” lafı Erdoğan’ı hayli uğraştıracağa benzer.

…***

Yakup Kepenek, Cumhuriyet gazetesinde, “Hukuksuz anayasa!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye giderek artan oranda ve kelimenin gerçek anlamıyla tam bir hukuksuzluk yaşıyor. Oysa hukuk toplumsal yaşamın can suyudur. İnsanlık tarihinin kanıtladığı gibi hukuk yoksa hak kavramı da yok olur; toplum yapısı yıkılır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu toplumun geçmişte yaşadığı ve şu sırada ülkenin, Güneydoğusu başta olmak üzere her tarafta yaşamakta olduğu hukuksuzlukları unutmadan son olanlara bakalım. Şu sırada yaşanmakta olanlar, hukuksuzluğa hukuksuzluk katıyor!

10 Ocak’ta yayımlanan barış çağrısı bildirisini imzalayan bilim insanları üç haftayı aşan bir süredir her gün artan oranda saldırı altındadır.

Bu insanlar en başta Cumhurbaşkanı tarafından en ağır sözlerle saldırıya uğruyor; haklarında hiçbir yargı kararı olmadan suçlu olarak damgalanıyor. Başbakan, onur kırıcı ve açıkça tehdit kokan bir anlayışla, bilim insanlarından imzalarını geri almalarını istiyor; insan kişiliğini hiçe sayan bu yaklaşımında insan hakları kavramının bir parçacığının bile yeri yoktur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayımlanmasının üzerinden 250 yıla yakın bir süre geçmiş olmasına karşın, savcılıkların, YÖK’ün ve üniversite yönetimlerinin, bilim insanlarının her birinin üzerinde ayrı ayrı hukuksuzluk deneyleri yapılıyor.

Cumhurbaşkanı, salı günü tüm kaymakamlara mevzuatı bir tarafa koyun, yani hukuka aldırmayın, dedi. Hangi bağlamda istenirse istensin ülkenin en üst düzeydeki yöneticisinden gelen bu istek bir emirdir. Böyle bir emri, hukukun h’sinin geçerli olduğu bir yerde, cumhurbaşkanı da olsa, hiç kimse veremez; vermemelidir.

Kaldı ki AKP gerekli gördüğünde çıkardığı kanun hükmünde (KHK) kararnamelerle ve yasa yapma kurallarına hiç uymayan torba yasalarla istediği mevzuatı istediği anda çıkarıyor. Kaymakam yetkileri konusunda böyle bir düzenleme yapma gereği bile duyulmaması, toplumun içine yuvarlanmakta olduğu yeni bir hukuksuzluk kuyusudur. Mevzuatı bir tarafa koyun emri, TBMM’yi önemsizleştirmek, giderek hiçe saymak değil de nedir?!

Ocak 2016 sonunda ülke, yalnız dondurucu doğal soğuğu değil, hukuksuzluğun çok daha acı ve kalıcı soğuğunu da yaşıyor. Sonu beraat ile noktalansa da uzun tutukluluklar ve yaşanan hukuksuzlukların özel, kurumsal ve toplumsal yıkımları devam ediyor ve toplumun geleceğini karartıyor.

Tam da bu sırada yaşanmakta olan hukuksuzluk yıkıntılarının anayasasının yapılması için bastırılıyor. Toplumun, nasıl olursa olsun, isterse başkanlık olsun, ama bu hukuksuzluktan bir an önce kurtulalım umuduyla ne olduğunu bilmediği yeni anayasaya sarılmasının altyapısı oluşturuluyor. Yeni anayasa, Türk tipi süslemesiyle halkın gözünde kurtarıcı yapılmak isteniyor.

…***

Cevher İlhan, Yeniasya gazetesinde, “Dolmabahçe mutabakatı” yokmuş!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Dolmabahçe mutâbakatı”nda hükûmet adına masaya oturan Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın geçtiğimiz hafta Meclis Plân ve Bütçe Komisyonunda, “Dolmabahçe mutâbakatı’ diye bir metin yok” diye konuşması garip karşılandı.Hatırlanacağı üzere 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Sarayı’nda hükûmet canibinden Akdoğan’la AKP Grup Başkanvekili ve Kamu Güvenliği Müsteşarının bulunduğu heyete mukabil HDP cephesinde başta Sırrı Süreyya Önder olmak üzere partinin grup başkanvekili ve milletvekillerinin oturup imzaladıkları “on maddelik mutâbakat” kamuoyuna âlây-ı vâlâ ile açıklanmış; iktidara yakın medyada günlerce “barış ve çözüm” manşetleriyle övülmüştü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ne var ki, -22 gün sonra- Cumhurbaşkanı hükûmetin terör örgütüyle görüşmeyeceğini söyleyip “masa”yı devirmesiyle “çözüm süreci”nde tam bir bocalamaya girilmiş; hatta hükûmet sözcüsü Arınç, Erdoğan’ın bu çıkışına karşı, “çözüm süreci’nin hükûmetin uhdesinde ve sorumluluğunda yürütüldüğünü” ileri sürüp “sorumsuz kişilerin bu işi sabote etmemesi gerektiği” cevabıyla hükûmeti savunmuştu. Peşinden de HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız!” çıkışıyla ve Erdoğan’ın “Kobani düştü düşecek!” söylemiyle “sürec”in tamamen berhava edildiği günlerce tartışılmıştı. Bütün bunlar arşivlerde ve gazete sayfalarında duruyor.

Ancak, Akdoğan’ın Meclis komisyonunda, “Ortada böyle bir ‘Dolmabahçe mutâbakatı’ diye birşey sözkonusu değil. O dönem Dolmabahçe’de böyle bir mutâbakat olmadı. Dolmabahçe müzâkere değil görüşmedir. Bir mutâbakat sağlandığı yoktur” sözleri “pes!” dedirtti.

Bu garabetli hal, siyasî iktidardaki “çözüm süreci” çatlağını bir başka açıdan açığa çıkarmakla kalmadı; doğrularla yanlışları çaprazlama çarpıtan siyasetin yaman çelişkilerini hatırlattı.

Geçtiğimiz hafta AKP eski sözcüsü Hüseyin Çelik’in “çözüm süreci”ne dair değerlendirmesine AKP milletvekili Metin Külünk’ten cevap geldi.

Sosyal medyadaki yazısında Çelik’in “Silâhlı PKK’lılar ülkeyi terk etmek yerine gelip şehirlere yerleştiler. Çözüm sürecini bozmamak adına ve tamamen iyi niyetlerle, valiler, kaymakamlar, savcılar, hâkimler, polis, asker, jandarma ve korucular, PKK’nın yapıp ettikleri karşısında âdeta elleri kolları bağlı sabrın sınırını zorlayarak beklediler” tesbitine Külünk’ün sert tepki vermesi dikkat çekici oldu. Külünk, Çelik’in, “PKK ağır silâhlarıyla gelip metropol bir şehre yerleşmişse bunda kendisi için ders ve sorumluluk çıkaracak birçok etkili ve yetkili olmalıdır” ikazıyla “PKK’nın şehirlere yerleştiğini Cumhurbaşkanı ile Başbakana defalarca söyledikleri” hatırlatmasına kızıyor.

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, “Sorumlulukları, riskleri başkaları üzerinden konuşmayı bir siyasî mücadele adamı olarak şık, doğru, anlamlı bulmuyorum.” diye itham ediyor. “Kendisi o zaman neredeymiş merak ediyorum. Bu cümleleri önce kendisine söylemesi gerekir” diye yükleniyor.

Bu durumda, Cumhurbaşkanının bizzat ikrarıyla mülkî âmirlere “operasyon yapmayın!” tâlimatları verilirken bir iktidar milletvekili olarak Külünk’ün ne yaptığı merak ediliyor.

Gerçekten, “o zaman kendisi neredeymiş?”