Mart 18, 2018 08:56 Europe/Istanbul

Milli gazete: Cumhur ittifakının oy oranı açıklandı! "AKP+MHP 50+1 etmiyor "

Yeniasya:

AYM kararı herkesi bağlar

Yeniçağ:

İşsizlik artıyor

Birgün:

Seçim ittifakında son gelişmeler

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Özgür Mumcu, 17 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “İttifak güçlü mü?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Siyasi ittifak kurmak kolay iş değil. Hele ittifakın büyük parçası hep tek başına davranmaya alışmışsa. AKP ve MHP genel başkanlarının birbirlerine kavgada edilmeyecek sözlerle saldırmaları da yakın zamanın işi. Bugün kurulan ittifakın 7 Haziran seçiminden sonra neden kurulmadığı da belli. O vakit MHP “Ver Bilal’i al Hilal’i” demekte ve parlamenter sistemin güçlendirilmesini talep etmekteydi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

…***

Bahçeli’nin Türk siyasi tarihine şimdiden geçmiş olan şiddetli dönüşü dahi ittifakın kolay işleyeceği anlamına gelmiyor.

Elbette bu, iki partinin ait olduğu siyasi geleneğin ilk işbirliği değil. 1980 öncesi kimsenin hatırlamak istemediği, memleketin fena halde karanlık günlerinin yaşandığı iki Milliyetçi Cephe koalisyonunda birlikteydiler. 1991 genel seçimine de barajı geçmek için Refah Partisi çatısı altında, yanlarına bugünkü BBP misali Aykut Edibali’nin küçük partisini de alarak girmişlerdi.

Başkanlık rejimi içinse gayri resmi bir ittifak girişiminde bulunup toplam oylarının yüzde 10 altına düşmeyi başardılar.

Her ne kadar kendi kendilerine tanımladıkları “devletin bekası” ve Kürt meselesinde ortak görüşlere sahip olsalar da AKP ve MHP’yi sorunsuz işleyecek bir blok gibi görmemek gerek.

Neticede, 1991 seçim ittifakında Alparslan Türkeş’in Refah Partisi listesinden aday gösterilmesine karşı çıkanın o dönemin Refah Partisi İl Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu gizli belgelerden öğrenmedik. İşin ayrıntısından, 7 Haziran seçiminden sonra Tuğrul Türkeş’in AKP’ye geçmesine içerleyen Devlet Bahçeli’nin açıklamasıyla haberdar olduk.AKP, her ne kadar Kürt meselesinde güvenlikçi politika yolunu tercih etse de, muhafazakâr Kürt seçmenin oyuna muhtaç. Sayın Erdoğan’ın zamanında Türkeş’in aday gösterilmesine karşı çıkmasının gerekçesi de bu. İttifakın, kayyım rejimi ve seçim kanunu değişikliğine rağmen Güneydoğu’da oy kaybedeceğini tahmin etmek zor değil.

…***

Sabri Durmaz, 17 Mart tarihli Evrensel gazetesinde, “Aslolan işsizliğe karşı mücadelenin örgütlenmesidir”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“TÜİK, aralık ayı işsizlik oranlarını açıkladı. TÜİK’e göre 2017 aralık ayında, 2016 aralık ayına göre işsizlik yüzde 2.4 azalmış! İşsiz sayısı da 681 bin azalarak 3 milyon 291 bin kişiye inmiş!DİSK-AR’ın araştırmalarına göre de işsiz sayısı altı milyonu aşmış bulunuyor.Gerek TÜİK gerekse DİSK-AR işsiz sayısında olduğu gibi “işsizliğin ne”, “işsizin kim” olduğu konusunda da anlaşamıyorlar.Bu da gayet doğal. Çünkü TÜİK sermaye açısından bakarken  DİSK-AR bir işçi sendikasının penceresinden olup bitene bakmaya çalışıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Gazetemizin Ekonomi Editörü Bülent Falakaoğlu; ise TÜİK rakamlarının ne ölçüde gerçeği ifade ettiğini, Hükümetin gerçekleri perdelemesinin arkasındaki nedenlere, işsizliğin sistem sorunu olarak yol açtığı sosyal sonuçlara dikkat çekiyor. O da bir işçi gazetesi olan Evrensel’in ekonomi editörünün yapması gerekeni yapıyor.

Ama işsizlik ve ona karşı mücadelenin sorumluluğunu üslenmesi gereken sendikaların gündeminde işsizlik yok! Hatta sorsanız; “Ey, sendikacılık denince mangalda kül bırakmayan büyük sendikacı, memlekette işsizlik almış başını gitmiş. İşsizlerin sayısı 6 milyonu bulmuş; bu konuda ne yapacaksınız?” deseniz alacağınız yanıt en iyi ihtimalle; “Vah vah, işsizlerin sayısı o kadar artmış mı? Yazık o kadar insana. Ama işsizler bizim üyemiz olmadığı için bizim yapacağımız bir şey yok!” biçiminde olacaktır.

Oysa işsizlik, sadece işsizlerin değil çalışan işçilerin de* sorunudur. Çünkü kapitalistler, “işsizler ordusu”nu, çalışan işçilerin ücretleri ve öteki çalışma koşulları ile ilgili talepleri üstünde baskı olarak kullanırlar. Nitekim ücretlerinin artırılmasını isteyen işçileri, “Bakın kapımın önünde sizin ücretinizin yarısına çalışacak işçiler kuyrukta” diye tehdit ettikleri her işçinin bildiği bir gerçektir. 

Dahası işsizlik kapitalizmin iktisatçılarının iddia ettiği gibi “iş gücü arzı ile talebi arasındaki ilişkiden” değil, kapitalist sömürünün büyümesinin, değişen sermaye karşısında sabit sermaye yatırımının artmasından kaynaklanmaktadır. Kapitalist, kârını artırmayı esas aldığından, üretimi artırmak için yeni işçiler almak yerine makinelere, teknolojiye yatırım yaparak, emek sömürüsünü yoğunlaştırarak, yeni makineleri üretime sokarak pek çok işçiyi işten atmanın da yolunu açar.

Yani işçi, kapitalistin kârı artsın diye üretimi artırmak için çalışırken, aslında kendisinin işsizliğini de üretir!

Bu yüzden de “kendiliğindenliğe” bırakıldığında, sadece istatistikler ilan edilip, bunların ne kadar büyük ve işçilerin hayatlarının nasıl kötü etkilendiğini söylemenin ötesine geçilip bir mücadeleye dönüştürülmediğinde istatistiklerin şöyle ya da böyle olmasının bir kıymeti yoktur.

Bu yüzden de sendikalar; hem kendi üyelerinin de yarın işsiz kalmaması hem de çalışan işçilerin ücret ve çalışma koşullarının çıtasının daha aşağılara çekilmesini önlemek için, işsizliğe karşı mücadeleyi gündemlerine almak, sadece üyeleri için değil genel olarak işsizliğe karşı mücadelenin taleplerinin de TİS’lere girmesi için mücadele etmek zorundadırlar.

Bu elbette bir yandan çalışan işçilerin iş güvencesini güçlendiren talepler için çalışma sürelerini azaltarak, yeni istihdam için alan açılması mücadelesinin önemini artırmaktadır.

…***

Sedat Ergin, 17 Mart tarihli Hürriyet gazetesinde, “İçişleri Bakanlığı YSK’nın paydaşı olabilir mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“SEÇİMLERE ilişkin 298 sayılı kanunun 14’üncü maddesinin girişinde en üstte ‘Yüksek Seçim Kurulu’nun Görev ve Yetkileri’ yazıyor.Yasa teklifinde yapılan önemli bir değişiklikle, bu maddede sıralanan görev ve yetkilerin kullanımında YSK’ya bir paydaş geliyor: Valiler...Tabii bunu doğrudan İçişleri Bakanlığı olarak okuyabilirsiniz.Üstelik, İçişleri’nin YSK’ya paydaş olacağı bu yetki, sandıkların taşınması gibi seçim güvenliğini çok yakından ilgilendiren son derece kritik ve hassas bir konuyu içeriyor.Yasa değişikliğine göre, buradaki düzenlemeler “Seçim güvenliği bakımından gerekli görülmesi durumunda, vali veya il seçim kurulu başkanının oy verme gününden en geç bir ay önce talepte bulunması halinde” işleyecektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bu çerçevede nihai yetki YSK’da kalmakla birlikte, valilerin talepte bulunabileceği konular şunlardır: A) O yerdeki sandıkların en yakın sandık bölgelerine taşınması, B) Sandık bölgelerinin birleştirilmesi, C) Seçim bölgelerinin birleştirilmesi (muhtarlık seçimleri hariç), D) Seçmen listelerinin karma şekilde düzenlenmesi...Böylelikle, yalnızca yargı mensuplarının oy hakkına sahip olduğu, dört büyük siyasi partinin temsilci bulundurabildiği özerk bir YSK’nın sahip olduğu bir yetki ve görev alanına siyasal iktidarın direktiflerine tabi devlet görevlileri olan valiler de dahil olmaktadır.

‘Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki’ 298 sayılı yasada yapılan değişikliklerde, bunun gibi seçim güvenliğini ilgilendiren başka kritik düzenlemeler de söz konusu.Örneğin, eski sistemde -sandık çevresinde cebir, şiddet veya tehdit kullanılarak sandık düzeninin bozulması halinde- sandık alanına güvenlik görevlisini çağırma yetkisi yalnızca sandık kurul başkanındaydı. Yeni sistemde vatandaşlar da ihbarda bulunabilecektir.Böylelikle kolluk kuvvetlerinin kurul başkanının daveti dışında da seçim sandığı çevresine müdahil olabilmesinin yolu açılmış olmaktadır.Aslında bu düzenlemeyi tamamlayan bir değişiklik daha var. Bu da ‘sandık çevresi’ sınırlarının yasa değişikliği ile yeniden tanımlanmış olmasıdır. ‘Sandık çevresi’, eski düzenlemede “Sandık kurulunun görev yaptığı yer merkez olmak üzere 15 metre yarıçaplı çevredir” şeklinde tanımlanıyordu. Yeni düzenlemede ise “Sandık çevresi oy sandığının konulduğu ve sandık kurulunun görev yaptığı oda, bölüm veya bu amaçla oluşturulan yerdir” deniliyor. Bu değişiklik, çoğunluk dersliklerde oy kullanıldığı düşünülürse, pek çok yerde sandık kurulu başkanlarının fiziki yetki alanlarının daralması sonucunu doğurabilecektir.Keza, aynı binada oturan seçmenlerin farklı sandıklarda oy kullanmalarını mümkün kılan değişiklik de TBMM’deki görüşmeler sırasında hassasiyet yaratan bir başka başlık olarak belirmiştir.