Türkiye'den köşe yazarları
Birgün: Eski HSYK üyesi Teoman Gökçe cezaevinde hayatını kaybetti
Evrensel:
Ensarioğlu’ya yanıt: Kimin şer olduğuna halk karar verecek
Cumhuriyet:
Üsküdar Belediye Meclisi'nde skandal: AKP’li üyenin kızı ihaleleri süpürmüş
Yenişafak:
Yunanistan yine rahat durmuyor
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Orhan Bursalı, 2 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Cumhurbaşkanı ve 3 önemli konu: Faiz, ‘gitsinler’ ve ‘okutmayacağız’”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Cumhurbaşkanı neredeyse pırıl pırıl bir ekonomi tablosu çiziyor, ekonomide tehlikelere dikkat çekerek dolarla dışarıdan borçlanacak şirketleri uyaran, mesela Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek’e “Sorumluluk mevkiinde olanlar böyle konuşamaz, ha inanmıyorsan kusura bakma arkadaş, biz bu işe inananlarla yola devam ederiz” diyor. Şimşek yuhalanıyor tabii ki! Siyasi hayatı bitişe doğru! Ekonomi anlayışı da şöyle: “Ekonomide her kötülüğün anası faizdir, faizi indirmek suretiyle enflasyondan kurtulacağız... Zengini daha zengin fakiri daha fakir yapar.. Aksini yapmaya kalkanlar karşılarında beni bulur.””diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Bugüne kadar okuduklarımda “Ekonomide her kötülüğün anası faizdir” diye bir laf bulamadım. Yoksulluğun - zenginliğin kaynağının da faiz olduğuna ilişkin bir şey bilmiyordum. Buna göre, Türkiye’nin gelir uçurumunun, eşitsizliğin en yüksek olmasının demek ki belası faizmiş! Mesela çalışanların yüzde 40.3’ünün asgari ücret alması, faizden. Yüzde 42.7’sinin de asgari ücretin üzerinde, 1-2 katı arasında maaş alabilmesi de. Bunları toplarsanız çalışanların yüzde 90’ına varırsınız. Geri kalanı 8 katına kadar maaş alıyor.
Ekonomi mesela yüzde 5 büyürken, düşük gelirlerin bu büyümeden yüzde 2.5 kadar pay alması da faizden!
Yıllardır Cumhurbaşkanı aynı şeyi söyler, şu sırada bir kanun gücünde kararname ile bunu halledebilir, ama yapmıyor. Çünkü faizin her şeyin belası olduğu söylemi doğrudan yoksulları inandırmaya yöneliktir.
Zaten geçen hafta da Batı ülkelerini kastederek, “Onların tankları, topları, uzaya giden füzeleri, teknolojileri varsa bizim de Allahımız var” demişti!
Bugün İslam coğrafyasının neden böyle birbirine kırdırıldığı, milyonlarca insanın kan gölü içinde boğulduğunun açıklamasını yaptı aslında RTE. Farkında mıydı?
Asgari ücretle çalışanlar en yoksullar olduğuna göre, neden iki katı artırmıyorsunuz ve yoksulları rahatlatmıyorsunuz, gelir eşitsizliğini azaltmıyorsunuz diye sormanın da anlamı yok. Politika, demagoji ve oy avcılığı üzerine kurulunca, her şeyi yönetiyorum, ama ah şu faiz yok mu, diyerek 16 yıllık yönetimini ağır hatalarından arındırmaya kalkışmak, hele milleti buna inandırma gayreti de büyük bir politik becerikliliktir.
Merak etmeyin, bunu yiyecek cahil ve bilinçsiz bir kitle de var.
Belki Cumhurbaşkanı’na birileri söyler: “Reis, faize öyle vurup durmayın, seçmenlerimizin önemli bir kısmı, bankadaki küçük tasarruflarına aldıkları minik paraların da güme gideceğinden korkar ve oylarını keser..” Sanırım Mahfi Eğilmez hesabını yapmıştı, geçen yıl bankadaki vadeli tasarrufların faiz getirisi, enflasyonun altında kaldı, yani millet ütülmüş durumda... Ama bu ütülme yetmez, daha fazla ütülmeli! Önerim: Giderek kötüleşen ve ağırlaşan ekonomik koşullardan kurtulmak için yeni bir mucize yaratabilir bu iktidar: Tasarruflara verilen faiz oranının mutlaka enflasyonun üzerinde olmasını, bankaların kredi faizlerinin de daha düşük olmasını yasalaştırarak!!!
…***
Arslan Bulut, 2 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İyi Parti'nin yakaladığı şans!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İYİ Parti'nin olağanüstü kurultayı için çoğunluğu parti üyesi olan binlerce kişi, bir gece önceden otobüslerle yollara düşmüştü. Erken gelenler sabahın beşinde açılan Ankara Spor Salonu'nu doldurunca, İstanbul'dan gelenler dahil on binlerce kişi dışarıda kaldı. Gerçi her partinin kurultayında böyle olur ama bu defa bir farklılık kendisini hissettiriyordu. O da şuydu ki, bu kurultaya katılanlar, İYİ Parti üyesi olsun olmasın, ömür boyu çeşitli partilerde önemli görevler alıp da sonunda hayal kırıklığına uğrayan insanlardı. Tabii ilk defa siyasete giren gençler hariç... Ve hepsinin gözleri parlıyordu. Zaten salonun dışında birebir konuştuğum İYİ Partililer de heyecanlarını, hatta mutluluklarını açıkça söylüyordu. Bu heyecan ve mutluluğun sebebini de "Yıllardan sonra ilk defa Meral Akşener ve İYİ Parti'nin bir iddia sahibi olarak ortaya çıkmasıyla Türkiye'nin geleceği için ümitlendik." diye belirtiyorlardı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Meral Hanım bunun farkında olduğu için, konuşmasına başlarken "Biz iyiler, o korku duvarını yıkacağız ki, insanlar düşüncelerini korkmadan söyleyebilsinler. Bizler korkudan susanlar değiliz. Bizler, bağıranlardan korkup boyun eğenlerden hiç değiliz." dedi.Ve partisinin temel ilkelerini açıklarken de birinci sıraya "Hiç kimse milletten büyük değildir." maddesini koydu. Meral Hanım, bu bahsi, "Bizler siyasi yelpazeye sığmayacak kadar geniş vizyona sahibiz. Kötülerin ve kötülüklerin karşısında birlikte duracağız ve biz kazanacağız! Çünkü millet biziz. Biz, görmezden gelinen suskun milyonların eliyiz, diliyiz, vicdanıyız. Rizeli bir kardeşimin sesi hâlâ kulaklarımda... 'Başkanım bugün yola çıkmayacaksak, millete bir nefes olmayacaksak gidip mezara yatalım daha iyi' demişti. İşte o nefes İYİ Parti'dir." sözleriyle tamamladı. Akşener, konuşmasının ortalarında da "Elbette biz de ittifak için çalışıyoruz... Yoğun gayretlerimiz var... Hem de uzunca bir süredir! Durun anlatayım" diye halkın mağduriyetlerinden çeşitli örnekler verdi ve "Biz milletimizle ittifak arıyoruz, başkasıyla değil" dedi. Darbelerde ve ekonomik krizlerde, iktidarsız iktidarlar kadar ABD'nin de etkisi olduğunu kimse inkâr edemez. Millet darbelere karşı tepkisini ise kurulan yeni partiye destek vererek göstermiştir. Bu tepkiler de 1983 seçimlerinde olduğu gibi yönlendirilebilmiştir ama sonuçta karar yine milletindir.
...***
Abdülkadir Özkan, 2 Nisan tarihli Milli gazetede, “İsrail’e haddi bildirilmeden bölgeye huzur gelmez”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bölgemizde İsrail’in kuruluşunu sağlayan ve destek veren Haçlı ittifakından, bu devletin saldırganlıklarına son vermelerini beklemek abesle iştigaldir. Çünkü bunca yıldır görüldü ki, İsrail’in laftan anlaması, yaptıklarından utanması söz konusu değil. Bunun da ötesinde Haçlı ittifakı ile İsrail, İslam düşmanlığında birleşiyor. Yani, Haçlı-Siyonist ittifakının ortak düşmanı İslam ve Müslümanlardır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu gerçeği gizlemeye gerek duymadıklarını biliyoruz. Böyle olunca İsrail’in Filistinlilere yönelik saldırı ve soykırım hamlelerine, en hafif ifadesiyle orantısız güç kullanmasına karşılık harekete geçmesi gereken öncelikli olarak Müslümanlardır. Bir başka ifadeyle İsrail’in sözden anlaması mümkün olmadığına göre sadece güçten anlayacağını unutmamak gerekiyor. Bunun hayata geçirilmesi ise sadece Müslümanların eliyle mümkündür. Çünkü Haçlılar ve Siyonistler oluşturdukları ortak cephede ya birlikte hareket ediyorlar ya da Haçlılar her durumda İsrail’e yardımcı olmak ve destek vermek hususunda kendilerini borçlu ve görevli hissediyorlar.
İsrail’in Filistinlilere yönelik katliamlarının önlenmesini Birleşmiş Milletler (BM) ya da bir başka uluslararası örgütten beklemenin de anlamsızlığı yaşanan olaylarla yüzlerce kez görülmüş bulunuyor. Bu noktada İsrail’in başta İngiltere olmak üzere hangi ülkeler eliyle kurulduğu, bu kuruluşta BM’nin oynadığı rolü hatırladığımızda da açıkça görülür ki, BM’nin dünya üzerindeki çatışmaları önlemek gibi bir niyeti ve gücü yoktur. Çünkü bu örgüt 5 ülkenin kontrolündedir, onların istemediği bir tavrı ve uygulamayı hayata geçirmesi mümkün değildir.
Gazze’nin yıllardan beri dışarı ile ilişkisinin kesili bir şekilde adeta açık hava hapishanesi karşısında Haçlıların ciddi bir tavır sergilediği görülmediğine göre Müslümanlar dindaşlarına sahip çıkacaklar, Haçlı ittifakı tarafından bölgemizin kalbine saplanmış olan kanlı hançeri çekip çıkararak hançeri oraya yerleştirenlerin suratına fırlatıp atacaktır. Buna mecburdurlar. Her katliamın ardından yayınlanan kınama mesajları hiçbir işe yaramadığı için söylenen sözler de yalama oluyor, anlamını ve etkisini yitiriyor. Söz artık etkisini ve anlamını yitirdiğine göre konuşmanın ve kınama mesajları yayınlamanın ötesine geçmek, İsrail’e anlayacağı dilden karşılık vermek gerekiyor.