Nisan 04, 2018 09:10 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: ABD'li komutandan flaş YPG açıklaması: Sahadaki ana ortağımız

Evrensel:

Rekor büyümeye rekor pahalılık

Yenişafak:

DEAŞ saflarında Fransız vatandaşları ilk sırada

Star:

Almanlar Akkuyu'dan da rahatsız

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Erinç Yeldan, 4 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Türkiye’nin milli geliri: Nereden nereye?..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Konumuz “milli gelir”, daha teknik ifadesiyle gayrı safi yurtiçi hasıla (GSYH). İktisada Giriş derslerinin belki de en ilginç ve popüler konusu. GSYH bir yılın içerisinde bir ülkede üretilen mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarıyla toplam değerini veriyor. Türkiye’nin 2017 yılında milli geliri yüzde 7.4 büyüdü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK’in) verileri söz konusu büyümenin ardında yatan ana unsurların özel ve kamu tüketim harcamalarındaki hızlı artış, sabit sermaye yatırımlarındaki sıçrama ve (net) ihracatın olumlu etkileri olduğunu belirtiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu büyüme performansının sağlıklı ve sürdürülebilir nitelikte olup olmadığını görmemiz için söz konusu harcamaların nasıl finanse edildiğine ve nereye harcandığına bakmamız gereklidir. Büyümenin sürdürülebilir olması için ise yapılan harcamaların üretkenlik ve teknolojik (ve kurumsal) gelişmeyi sağlayacak bilgi sermayesi ve eğitim harcamalarına dayandırılması esastır.

İlk tespitimiz Türkiye ekonomisinin dış sermaye girişlerine bağımlı olduğu ve yurt dışından sermaye girişleri sürdüğü sürece büyüyen, aksi durumda küçülen bir konumda görüldüğüdür. Bu bağımlılığın en önemli sonucu Türkiye’nin dış borçlarının hızla artması olmuştur. Türkiye’nin dış borçları 2006’da 206 milyar dolardan on bir yılda 450 milyar dolara çıkmış ve milli gelir üretiminin üstünde bir artış göstermiştir.

Biriktirilen dış borç ise bilgi sermayesi ya da eğitime öncelik yerine, döviz bağımlılığını artırıcı biçimde körüklenen inşaat yatırımlarına yönelmektedir. Milli gelirimizin yıllar boyunca her iki sektör arasındaki dağılımına baktığımızda, inşaat harcamalarının nasıl da eğitim sektörünün önüne geçmiş olduğunu görmek mümkündür.  Bunun da ötesinde konuya yeni sabit sermaye yatırımları açısından bakıldığında, inşaat sektörünün payının eğitime ayrılan yatırım payının 2.5 misli bir tempoda sürdürüldüğü görülmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin birikim öncelikleri üretkenlik ve inovasyon sağlayıcı faaliyetlerden ziyade, bir saman alevi gibi parlayıp sönen ve gelir yaratma sürekliliği bulunmayan inşaat yatırımlarına yöneltilmiştir. Türkiye ekonomisinin yakın tarihimiz boyunca bu tür dış borçlanmaya dayalı büyüme senaryolarını sıkça izlediğini hatırlatmakla yetinelim. Yurt içinde katma değer üretmek yerine, dış borçlanmaya dayalı ve ithalata bağımlı bu tür büyüme süreçlerinin her defasında dış ticaret açıkları, işsizlik ve yüksek enflasyon ile birlikte yaşandığını unutmayalım. “Bu sefer herşey değişik” diye geçiştirilen sorunlar her defasında sürdürülemez dengelerin yarattığı krizler ile son bulmuştur, unutmayalım.

...***

Kamil Tekin Sürek, 4 Nisan tarihli Evrensel gazetesinde, “AKP’nin taşeron işçilere kazığı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“AKP’nin taşeron işçileri kadrolu yapacağı haberleri çıkıp, hazırlanan 696 sayılı KHK basına düştüğünde, biz de dahil, pek çok kişi bu düzenleme ile işçilerin tümünün kadroya geçirilmeyeceği gibi taşeron işçiliği de kaybedebileceğini yazmıştık. Doğrusu taşeron işçi olarak çalışanların tümünün bütün kazanılmış hakları ile birlikte kadrolu işçi yapılması ve taşeron firmaların işyerlerinden çıkarılması idi.AKP sözcüleri tüm taşeron işçilerin kadroya geçirileceğini tekrar tekrar açıkladılar. Bizim kaygılarımızı, muhalefetin AKP’ye çamur atması, gerçek dışı iddialarla işçilerin kafalarının karıştırılmaya çalışılması olarak göstermeye çalıştılar. Öngörülerimiz gerçekleşti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

AKP, taşeron işçilere önce feragat dayatması yaptı. Kadrolu olmak için işçilerden açtığı davalardan feragat etmesini ve eski işyerinden bütün alacaklarını aldığını beyan etmesini istediler. Bunları yapmayanları almayacaklardı. İşçiler istemeye istemeye istenileni yerine getirdi.

Feragat da yetmedi, bu kez güvenlik soruşturmasını geçemedin diye taşeron firmadan ayrılan, “alacaklarımı aldım” diye sulhname imzalayan ve davalardan feragat eden işçiler ortada bırakıldı.

Oysa, bu işçilerin tümü taşeron firmalara girerken sabıka sicil kaydı alıp öyle işe girmişti. Hiç birinin bir mahkumiyeti, hatta hakkında açılan bir soruşturma dahi yoktu.

O halde, güvenlik soruşturması diye kadroya alınmayan ve taşeron firmadan da ayrılıp ortada kalan işçiler niye bu akibete uğradı?

AKP, OHAL KHK’leri ile ihraç ettiği yüz binden fazla kamu emekçisi gibi, taşeron işçilerin bir kısmını da ihraç etmiştir. Bu ihraç edilenler de çoğunlukla AKP muhalifi, Alevi, sendika üyesi, hakkını arayan işçiler içinden seçilmiştir. İşçiler, ücretlerimiz düşük, iş güvencemiz yok, sosyal haklarımız kısıtlı diye şikayet edip kadrolu işçi olup haklarına kavuşmayı beklerken işinden de olmuştur.

İşçilere “dava açın” deniliyor. AKP’nin politikalarına, idari işlemlerine karşı karar vermeye çekinen bir yargı. En az dört sene sürecek dava süreci. İşsiz kalan işçilere birkaç bin liraya mal olacak dava masrafları.

Güvenlik soruşturması nedeniyle işe alınmayan taşeron işçiler, memuriyete kabul edilmeyen memur adayları, göreve ve uzmanlığa başlayamayan doktorlar, mecburi hizmetini yapamayan doktorlar... Bunların hepsi, OHAL kalktığında, yargı rutin çalışmasına başladığında haklarını elde edeceklerdir. Üstelik devlet bu mağdur kişilere yüklü tazminatlar da vermek zorunda kalacaktır. O halde, güvenlik soruşturması gibi fişleme uygulamalarına derhal son verilmeli ve mağdurlarının hakları iade edilmelidir. Aksi takdirde AKP bu hukuk dışı uygulamaların hesabını ileriki günlerde veremez.

...***

Kazım Güleçyüz, 4 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, “MGK ve OHAL...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Önlemeleri gerekirken sırf darbe ortamı olgunlaşsın diye aylarca seyirci kalıp tırmanışını izledikleri terör olaylarını bahane ederek ihtilalle yönetime el koyan 12 Eylülcülerin yıllarca sıkıyönetimle idare ettikleri Güneydoğu illerinde, bilâhare darbenin sivil uzantısı olan iktidar OHAL’e geçmiş ve bölge sıkıyönetimden çok farklı olmayan olağanüstü hal rejimiyle yönetilmeye başlanmıştı.12 Eylül’ün ürünlerinden olan PKK terörü de OHAL’le daha da azdırılmıştı.Zaman içinde, devlet içerisinde uzantıları da olan ve uyuşturucu-terör bağlantılarıyla OHAL’den nemalanan rant çetelerinin oluştuğu, çokça konuşulur hale gelmişti.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Kirli menfaatlerini OHAL’in devamında gören bu çeteler, bu rejimin sona ermesi yönündeki gayret ve adımları sürekli sabote ediyor ve maalesef çoğu zaman da başarılı oluyorlardı. OHAL’i uzatıp uzatmama kararının alınacağı her MGK toplantısı öncesinde gerçekleştirilen büyük terör saldırıları, bu sabotajların en çok bilinenleriydi.

Hedef kamuoyunda “Terör olayları devam ederken OHAL kalkar mı?” algısı meydana getirerek, MGK kararlarını etkilemekti.

Kurulan fâsit daire ve çark senelerce bu şekilde işlemeye ve dönmeye devam etti.

Tâ 3 Kasım 2002 seçimiyle iş başına gelen AKP iktidarına kadar. Yeni hükümetin ilk yaptığı işlerden biri, Güneydoğu illerindeki OHAL’i kaldırmak oldu. Ve bu karar bunalmış bölgeyi ve ülke genelini çok rahatlattı. Yakın zamana kadar, hattâ bir önceki genel seçimde AKP’nin seçim propagandasında öne çıkardığı konulardan biri, 2002’de bölgedeki OHAL’i kaldırmış olmasıydı. Bununla övünüyordu AKP. Ne var ki, geldiğimiz noktada aynı AKP, ülkenin tamamını iki seneye yakındır; OHAL rejimiyle “idare” ediyor. Ve OHAL hukukunun dahi hiçe sayıldığı keyfî ve hukuksuz uygulamalarla mağdur edilen yüz binlerce insanın hali ortadayken, milletin gözünün içine baka baka, OHAL’den hiç kimsenin olumsuz etkilenmediğini iddia edebiliyor.Ancak gerek içerideki rahatsızlığın artık daha fazla taşınabilir olmaktan çıkması, gerekse dış tepkiler OHAL’in bir defa daha uzatılmasını iyice zorlaştırmış olmalı ki, son MGK’dan bu yönde bir karar çıkmadı. Umarız, OHAL’e artık nokta konulur.