Nisan 09, 2018 08:47 Europe/Istanbul

Aydınlık: Rusya: Kimyasal saldırı iddiaları Batı’nın uydurması

Cumhuriyet:

Erdoğan: Hükümeti kurduktan sonra hemen OHAL'i kaldırdık

Sözcü:

Cumhur ittifakının oyu %46’da kaldı

Yeniçağ:

Yılmaz: "Mülteci konusu Türkiye'nin başına bela olacak "

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Zeynep Oral,  8 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Geleceğimiz ihbar, iftira, intikam olursa...”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrencilerin tutuklanmasıyla Osmangazi Üniversitesi’ndeki katliam birbirini izledi... Boğaziçi Üniversitesi’nde lokum dağıtmak da lokum dağıtılmasına karşı çıkmak da, sadece ve sadece bir tepki olarak, bir ifade ve düşünce biçimi olarak değerlendirilebilirdi oysa... Ama hayır lokumların yere dökülmesini, ifade ve düşünce özgürlüğü olarak değil, silahlı terör örgütü propagandası olarak değerlendirdi mahkeme... Osmangazi Üniversitesi’nde dört akademisyenin katliamıyla ilgili tüm ayrıntıları ise hep birlikte içimiz kan ağlayarak okuyoruz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Katliamı gerçekleştiren yaratığın şu son dönemde 102 akademisyeni “FETÖ”cü diye ihbar ettiği; buna karşılık “iftira atıyor” gerekçesiyle savcılığa başvuranların ise savcıdan şu yanıtı aldıkları biliniyor: “Hayır, Volkan Bayar, vatandaşlık görevini yapıyor.”

Bunlara şaşırıyor musunuz? Hayır şaşırmayın. Bir buçuk ay için ilan edilen OHAL devam ettikçe, toplumsal cinnet çoğalacak...

Anımsayın: Daha ilk muhtarlar buluşmasında, iktidarın başı muhtarlara bu görevi vermemiş miydi!.. Anımsayın: Komşunuzu ihbar edin diye davul zurna çalınmamış mıydı! Anımsayın: Evlenme teklifini geri çevirdiği için herifin biri kadını FETÖ’cü diye ihbar etmemiş miydi!.. Kocasından boşanmak ya da karısından boşanmak isteyen, aynı yola başvurup istediği sonuca ulaşmamış mıydı!.. Anımsayın: Ergenekon, Balyoz, ODA TV davalarını... Anımsayın sırf gazetecilik yaptıkları için hapislerde süründürülenleri... Son sayıları 159’du. Her gün kimi bırakılıyor kimileri yeniden hapse alınıyor. Anımsayın barış istiyoruz diye konuşan, imza veren akademisyen, öğretim üyeleri ya hapishane ya mahkemelerde... Anımsayın, darbe girişiminin hemen ardından 50 küsur bin insanın tutuklandığını, yüz bini aşkın kamu çalışanının görevden atıldığını... Bu sayılara her ay yenilerinin eklendiğini... Anımsayın, Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre 70 bin kadar öğrenci hapiste.Gençlik, geleceğimizdir.Gençlik geleceğimizdir diyoruz... Öyle mi? Gerçekten buna inanıyorsak... En ufak itirazda, tepki göstermede, söz hakkı aradığında, coştuğunda, kahrolduğunda, düşüncesini söze döktüğünde, farklı düşündüğünde, kendini farklı yollarla ifade etmeye çalıştığında, türküsünü söylediğinde, soru sorduğunda, anlamaya çalıştığında, eleştirdiğinde, karşı çıktığında, reddettiğinde, isyan ettiğinde, aklımıza ilk gelen onu susturup hapse atmaksa... İnanın o zaman değil toplumun yarısının, toplumun tümünün geleceği tehlikededir.

Önüne geleni FETÖ’cülükle, PKK ajanlığıyla suçlamak ya da suçlanmak... Çok kolay... Çok da ucuz... Hatta bedava... Geri dönüşü olmayan sonuçlara gebe bir kolaylık...

...***

Esfender Korkmaz, 8 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “İktidar seçim maliyetlerini sosyalize ediyor”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Banka ve kredi kartları 5464 sayılı kanunun 26. maddesi faizi düzenler. Bu kanunun 26. maddesinin üçüncü paragrafı aynen şöyledir;   ''Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, azami akdi ve gecikme faiz oranlarını tespit etmeye yetkilidir ve belirlediği bu oranları 3 ayda bir açıklar."Merkez Bankası üç aylık dönemin bitiminde, 2 Nisan 2018 tarihinde kredi kartı işlemlerinde uygulanacak azami faiz oranlarında değişiklik yapılmadığını açıklıyor ve arkasından ''Bankalar, kredi kartı faiz oranlarını bireysel kredi faizlerine göre daha yüksek belirlemektedir.”diyen yazar, yazısınımn devamında şu ifadelere yer veriyor:  

...***

Bu nedenle, kısa vadeli kredi gereksinimi olan kredi kartı sahiplerinin bu gereksinimlerini kredi kartları yerine tüketici kredileri yoluyla karşılamaları menfaatlerine olacaktır.'' diye ilave ediyor.Hani yasaya göre banka ve kredi kartları faizlerini belirlemeye ve tespit etmeye yetkiliydi. Madem faizlerin yüksek olduğunu kabul ediyorsun, o zaman neden düşürmüyorsun?Düşürmüyor, çünkü bankalara soruyor. Ama yasaya bakarsanız sormak zorunda değil. Ne var ki, Türkiye'de finansal sistem, Merkez Bankası dahil, yatırımlar, işletmeler ve halk için çalışmıyor, bankalar için çalışıyor.Siyasi iktidar çevreleri de faizler düşsün diyor ve fakat bankaların kredilerde aylık faiz uygulamasına, dosya parası, ekspertiz ve birtakım masraf uygulamasına ses çıkarmıyor.Siyasi iktidar faiz konusunda popülizm yapıyor. Samimi olsa, piyasada rekabeti bozmayacak şekilde kredi faizleri için yasal düzenleme yapabilir.Siyasi iktidar her seçim öncesi, Kredi Garanti Fonu (KGF) garantisinde kredi dağıtıyor. Kredilerde sorun olursa erteliyor. Söz gelimi yıl başında KGF kefaletindeki krediler için düzenleme yapıldı.''Kredi Garanti Fonu (KGF) tarafından kefalet verilmiş kredilerin yeniden vadelendirilmesi veya yapılandırılması ve bu nedenle azami vade sürelerinin aşılması durumunda söz konusu sürelere en fazla 36 ay ilave yapılabilecek.'' denildi.

Zaten piyasada ve tüketicide güven düşmesi yaşanıyor.Merkez Bankası'nın bankalar nezdinde yaptığı ankete göre, konut ile taşıt kredi taleplerinde azalış var.Anket sonuçlarına göre, konut kredisi talebini olumsuz etkileyen faktörlerin başında, konut piyasasına ilişkin beklentiler ile tüketici güveninde azalma geliyor. Taşıt kredisinde yine tüketici güveninin olumsuz etki yaptığı ortaya çıkıyor.

...***

İhsan Çaralan, 8 Nisan tarihli Evrensel gazetesinde, “'Çocuk istismarı'na karşı mücadele”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Son yıllarda çocuk istismarlarının toplumda infiale yol açacak biçimde çoğalması ve istismarlara karşı tepkinin toplumsal boyutlar kazanmaya başlaması Hükümeti harekete geçmek zorunda bıraktı.Ancak bu infiale tepkiler bir yandan “idam talebi”nin yeniden gündeme getirilmesi, öte yandan da Cumhurbaşkanının girişimiyle, “zinaya tekrar ceza getirilmesi”  girişimleriyle başka bir mecraya çekilmek istendi.Tartışmalar sürerken, Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ, çocuk istismarını önlemek için hazırlanan yasa taslağına ilişkin çalışmaların “çocuk istismarını önlemeye yönelik komisyonda”  tamamlandığını, Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldığını ve kısa sürede Meclise getirileceğini açıkladı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Hazırladıkları yasa tasarısında,çocuğa cinsel istismarda cezaları artırdıklarını vurgulayan Akdağ; “Burada herkesin üstünde ısrarla durduğu konulardan bir tanesi cezalar konusu. Cezalar ağırlaştırılıp özellikle çocuklara bildiğimiz o ağır tecavüz vakaları ve öldürme vakaları bu kısımlarda ciddi ağırlaştırma getiriyoruz...” dedi.

Akdağ’ın açıklamalarından anlaşılmaktadır ki;Erdoğan-AKP Hükümeti, “idam tartışması” ve “zinayı suç sayma” girişimleriyle yaptığı saptırma konusunda, kadın örgütlerinden ve genel kamuoyundan gelen tepkiler sonucunda geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Ancak Hükümetin, bütün gürültülü açıklamalarına karşın, çocuk istismarını önleyecek, çocukları istismardan ve istismarcılardan koruyacak, sağlıklı nesiller yetiştirilmesine dayanak olacak bir düzenleme yapma noktasına geldiğini söylemek ne yazık ki olanaklı değildir.

Tersine bu taslakla Hükümetin geldiği yer; istismarı önlemeyi değil, “ağır cezalar vererek” istismarcıyı cezalandırmakla sınırlıdır.

Hükümet bu tasarıyla çocuk istismarına karşı mücadeleyi;

-İstismarcılara verilen hapis cezasının ağırlaştırılması,

-İstismarcıların “hadım edilmesi”,

-İstismarcıların cezaevinden çıktıktan sonra da takip edilmesi, çocuklara yakın olacakları işlerde çalışmalarının yasaklanması gibi, çocuk istismarcısının suçu işledikten sonra cezalandırılması üstüne kurulu bir düzenlemeye indirgemeye çalışılmaktadır.

Oysa çocuk istismarının kamuoyu gündemine gelmesinden beri (yıllardır), hekimler, toplumbilimciler, psikologlar, eğitimciler, hukukçular, ilgili her bilim dalından uzmanlar; görüş ve önerilerini çeşitli yollarla gündeme getiriyorlar. Ve neredeyse bütün bu “uzman” kişi ve çevrelerin ortaklaştığı nokta; “istismarcıların daha çok ağır cezalarla cezalandırılması” değil, “istismarın önlenmesi, çocukların istismarcıdan korunması ve bütün bunlara karşın istismara uğramışsa, çocuğun tedavisi için gereken tıbbi ve hukuki yardımların sağlanması” üzerine odaklanmaktadır.

Hükümetler, elbette yasaların caydırıcılığını artıracak düzenlemeleri de gündemlerine alabilirler. Ama bunlar, asıl önlemler alındıktan sonra etkili olabilecek şeylerdir.

Çocukların istismardan korunmasına dair alınması gereken önlemleri, Hükümet ve onun yüksek maaşlı bürokratları, danışmanları, başdanışmanları bilmez mi?

Elbetteki bilir. Ama onların bunu bilmeleri, gerekli önlemleri alacakları anlamına gelmiyor. Çünkü çocukların istismarı; “kadın cinayetleri”nde olduğu gibi 16 yıllık AKP iktidarı boyunca artan bir “suç” olarak, muhafazakar toplum inşasının propaganda ikliminde yaygınlık kazanan “suçlar”dandır. Bu suça bulaşanların, eğitim alanı başta olmak üzere, arkasında siyasi destek kurumlarıyla bağlantılı kişiler tarafından yapılması ise bir rastlantı olamaz. Tıpkı, çocuk istismarına cevaz veren fetvaların; cemaat, tarikat çevrelerinde ısrarla gündemde tutulması gibi.