Nisan 11, 2018 08:00 Europe/Istanbul

Aydınlık: Patriot’a limon benzetmesi

Birgün:

Kılıçdaroğlu: OHAL, 10 Ekim anmasındaki annelere gaz sıkmaktır

Cumhuriyet:

TL neden eriyor, gelecek için riskler neler?

Evrensel:

Demokratik Katılımcı Hekimler Grubu: Hekimlerin sesi olacağız

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Esfender Korkmaz, 10 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kepenk kapatmanın sonu nereye gider?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Basında yer alan bir habere göre, Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci son iki yılda 175 bin 182 esnafın kepenk kapattığını söylemiş. Aslında kiralık iş yeri tabelalarının artması da kepenk kapatanların çoğaldığını gösteriyor.Birisi eğer toplumda ihtiyaç varsa, esnaf olur ve dükkan açar. Her mahallede, her köyde küçük esnafa ne kadar ihtiyaç var? Kolayca anlaşılır.Türkiye'de ise iki nedenle esnaf sayısı artıyor...Birisi, fiilen 5.5-6 milyon işsiz var. İş bulamayanlar iş yeri açarak şansını deniyor. Aç kalmaktan kurtulmak istiyor.Diğeri, bir kısım insan siyasi iktidarın seçim popülizmini kullanıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Esnaf sanatkarlar kooperatifi herkese ve özellikle gençlerden isteyene kredi veriyor. İnsanlar da bir yer tutuyor. Kredi aldıktan sonra da kapatıyor. Kredi alanların bir kısmı, bu yola hayatlarını devam ettirmek için, aç kalmamak için zorunlu olarak baş vuruyor.KOBİ kredileri ve esnaf kredileri, yatırıma dönüşse, istihdam artışı ortaya çıkar, işsizlik azalır ve istikrarlı bir büyüme ortaya çıkar. Ne yazık ki bu krediler yatırımlara gitmiyor. Nedeni ise Türkiye'de yatırım ortamı yok.. Güven yok.Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre, sektörel güven endeksi  Mart ayında hizmetler, perakende ticaret ve inşaat sektörlerinin tümünde  geriledi.Dünya Adalet Projesi'nin (World Justice Project-WJP) hazırladığı 2017  dönemine ilişkin raporda, Türkiye 113 ülke arasında Nikaragua, Madagaskar ve Nijerya gibi ülkelerden daha sonda 101. sırada yer aldı. OHAL devam ediyor ve OHAL'in gerektirmediği kararlar da alınıyor.Türkiye yatırımlar için, mülkiyet ve demokrasi için önemli bir güvence olan AB çıpasını kaybetti.İşin ilginç tarafı, bu kadar kepenk kapatma varken, büyük işletmeler bankalara olan milyarlarca borcunu kapatmak isterken, nasıl oluyor da yüzde 7.4 oranında büyüdük?2016 yılında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) cari fiyatlarla 2 trilyon 608 milyar TL oldu. 2017 yılında da yine cari fiyatlarla 3 trilyon 104 milyar TL oldu.2017 yılı GSYH 'sını 2016 sabit fiyatlara çevirirsek, 2 milyar 734 milyar lira  ediyor. Peki dış borçları geri ödeyince ne olacak? O zaman da düşük büyüme yaşayacağız. Yani Türkiye geleceğini yiyerek büyüdü.Bundan sonrasında iki yüksek risk var:Bir... Bakkala olan borcunu ödeyemeyenler artıyor. Giderek gelir dağılımı bozuluyor. Yoksul sayısı artıyor. Konut kredileri, taşıt kredileri, tüketici kredileri, banka ve kredi kartlarında ödeme sorunu kriz yaratır.

...***

Abdulkadir Selvi, 10 Nisan tarihli Hürriyet gazetesinde, “Rota ekonomiye çevrildi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“BAŞTAN söyleyeyim bu yazıda ekonomiden anlamayan gazetecinin ekonomiyle ilgili izlenimleri ve kulisleri yer alacak.Çünkü ‘süper teşvik’ belgelerinin dağıtımı nedeniyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen törendeydim. Program başlamadan önce iş insanları ile sohbet etme imkânım oldu. İş dünyası siyasi gelişmeleri çok yakından takip ediyor. Erken seçimlere gidilmeyeceğinin neredeyse netleşmesi, iş dünyasına derin bir nefes aldırmış. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yöndeki kararlı açıklamaları üzerine ikna olmuşlar. Yatırım planlamalarını ona göre yapıyorlar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Erdoğan’ın faiz oranlarının yüksek olduğu yönündeki açıklamalarını destekliyorlar ancak buradan nasıl bir sonuç çıkacağını da merak ediyorlar. Özellikle de üretim maliyetlerinin yüksekliğinden şikâyet ediyorlar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan programa Başbakan Binali Yıldırım ve Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ile birlikte geldi. Erdoğan’ın gelişinden az bir süre önce bakanlar salonda yerlerini aldılar. Geçen hafta istifa söylentileri çıktığı için gözler ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in üzerindeydi. Şimşek bakanlarla tokalaştıktan sonra yerine oturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan da salona girişinde bakanlarla birlikte Şimşek’le de tokalaştı. Herhangi bir renk vermediler. Toplantı bittikten sonra Mehmet Şimşek’le konuşma imkânım oldu. Ama son günlerin tartışmasına ilişkin değil, ekonomiyle ilgili konuları sordum. Şimşek’in, ayaküstü açıklama yapmama prensibini bildiğim için yazılmamak üzere konuştuk.

135 milyar TL’lik süper teşvikler sayesinde 34 bin kişinin doğrudan,134 bin kişinin ise dolaylı istihdamı hedefleniyor. Elini taşın altına koyan iş dünyasına moral vermek açısından bu program önemliydi ancak daha da önemlisi ekonominin geleceğine ilişkin ortaya konulan bakış açısıydı. Pozitif bir gündem vardı. Daha çok üretim, daha çok istihdam konuşuldu.

Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, ”Son 15 yılda bir Türk mucizesi gerçekleştirilmiştir” diye konuştu. Ancak daha çok geleceğe ilişkin yükümlülükler üzerinde durdu. “Zamanın ruhunu ıskalamaya hakkımız yoktur” dedi. Zamanın ruhunu ise Başbakan Binali Yıldırım, ”Türkiye, yatırıma ve ihracata dayalı bir büyüme trendine girmiştir” sözleriyle açıkladı.

Ekonomi söz konusu olunca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir sözü faizse bir diğeri de büyüme ve istihdam oluyor. “Bugünkü Türkiye’yi iki kat daha büyütmek gerekiyor” dedikten sonra sözü faize getirmesi bir tesadüf değildi. Hatta öyle ki, ”Cumhurbaşkanı faiz diyor” diye üstüne basa basa söylemek durumunda kaldı. İş insanlarına, ”Faizler konusunda hepiniz dertlisiniz biliyorum” dedikten sonra, “Yüksek faizle yatırım yapılabilir mi? Faizler düşmedikçe yatırım olmaz” dedi. Yetinmedi, “Yüksek faizden yatırımcıyı kurtarmak lazım” diye konuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan her defasında faizlerin yüksekliğinden yakınıyor. Ama belli oldu, bu kez farklı. Sadece yakınmayacak bazı tedbirler de alınacak. Kamu bankaları ile faiz oranları konusunda bir çalışma yapılacağı kulağıma gelmedi değil. Konuşmaların ardından teşvik belgelerinin verildiği törene geçildi.

...***

İsmail Kıllıoğlu 10 Nisan tarihli Milli gazetede, “Sorunu tespit ve yöntem”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Karşılaşılan, yaşanılan, uğraşılan sorunların, güçlüklerin farkına varılması, tespit edilmesi gibi ilk kademe olarak nitelendirebileceğimiz hususunda bir dereceye kadar ortak bir yaklaşımın olduğu söylenebilir. En azından genel bir adlandırmada çok fazla ayrılıkların ortaya çıkma ihtimalinin düşük olacağı öngörülebilir. Çünkü sorun olarak ortaya çıkan şeyin vesile veya nedeni, bölge ve toplumlar bağlamında tezahürü farklı biçim veya görünüşte gerçekleşse ve belli ölçülerde algılanması değişiklik gösterse bile doğurduğu etki ve sonuçlar itibariyle fazla bir farktan söz edilemeyebilir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Burada bölge veya coğrafya ve toplum farklılıklarına rağmen İslam’ın temel inanç ve sembollerinin, ortak duygu bakımından içselleştirilmesinin sorun oluşturmadığını tespit etmek gerekir. Aksine bu temel inanç ve sembollerin, dayanılması gereken ortak bir bilinci oluşturmanın ötesinde, bir ırmağın üzerine kurulmuş bulunan bir baraj gibi potansiyel bir güç olarak işlevsel mahiyette mevcut halde bulunduğunu işaret eder bu. Minarenin görüldüğü, ezanın okunduğu bir yerde ve toplumda, işte içselleştirilmiş olarak bulunan o potansiyel güç kendiliğinden harekete geçer, o ortak bilinç hayat ve hareketinizi yönlendirir, belki de bir daha karşılaşmayacağınız o topluluğun mensubu olduğunuz duygusunu edinirsiniz.

Kendi kavrayışımız, anlayışımız, tarihi ve kültürel müktesebatımız temelinde birtakım eksiklikler, yanlışlıklar veya aşırılıklar şeklinde değerlendirdiğimiz farklı bölgelerdeki ve toplumlardaki uygulamalara bakarak dışlayıcı bir tutum sergilememiz daima olasıdır. Benzer tutumu bir başkasının bize karşı göstermesi de imkân dâhilindedir. Fakat bu durumda, İslam’ın temel inanç ve değerlerinin kabulü bakımından bir sorun üretmeye yönelmemiz, kendi kendimizle bir çelişkiye götürebilir bizi. Çünkü kendi kavrayışımızı, anlayışımızı ve tutumumuzu, inandığımız inanç ve değerlerinin yerine birebir ikame ettiğimiz anlamına gelir ve dolayısıyla bütün insanlara bir mevhibe, armağan olarak bildirilmiş olan dini bencillikle tesahup etmiş oluruz. Açıklayıcı olması bakımından bilimin günümüzdeki anlaşılışı ve tanımlanışını, bu bağlamda yapılan tartışmaları ve eleştirileri hatırlamak yerinde olur. Özetle, bilim, tanımı, konusu, niteliği, farklılığı, sınıflanması itibariyle izlediği ve başvurduğu yönteme göre belirginleşmekte, kimlik kazanmaktadır. Edindiğimiz ve kullandığımız bilgi de buna göre bir anlama, niteliğe, doğruluğa veya yanlışlığa, değere sahip olabilmektedir. Fizik biliminden edindiğimiz bir bilgiyi, fizik alanında olduğu gibi psikoloji veya sosyoloji alanında kullanmaya kalktığımızda, en azından ulaştığımızı sandığımız insan ve toplum bilgimiz yanlış yargıların kurulmasına götürecektir bizi.