Nisan 15, 2018 09:17 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: Emperyalistler vurdu, AKP alkışladı

Birgün:

Kılıçdaroğlu: Egemen güçler bölgeden elini çekmeli

Yeniçağ:

Erdoğan ve Putin arasınd akritik görüşme

Milli gazete:

ABD'nin saldırısından memnuniyet duyan AKP'ye tepki yağıyor!

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ali Sirmen 14 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Kimyasal silah yalanları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Durumun, her gün, her saat değiştiği, ittifakların, her an yeniden kurulup bozulduğu, Suriye’de son büyük sürpriz gelişme Duma’da ABD’nin hemen Suriye hükümet güçlerinin yaptığını iddia ettiği kimyasal saldırıyla 80 kişinin yaşamını kaybetmesiydi. Kimyasal saldırı haberi, Ceyda Karan’ın da 11 Nisan tarihli yazısında belirttiği gibi, tam da Şam’ın Doğu Guta’nın yüzde 90’ını terörist gruplardan temizlediği bir sıraya rastlıyordu. Bu durumda “Beşşar Esad kendisine böyle bir işi neden yapar” sorusu hemen gündeme geliyordu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Soruya yanıt ararken bu arada Washington’da Trump’ın bir yandan kimseyi inandırmayan Suriye’den çekilme kararını açıklayıp öte yandan da “şahinler’in şahini”, “şeytanın insan kılığındaki timsali” John Bolton’u yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadığını hatırlamamızın bize yardımcı olabileceğini de belirtelim.

Yine belirtelim ki, Duma olayından bir yıl önce de ABD İdlib’e saldırırken de yine kimyasal silah gerekçesini kullanmıştı. James Mattis sonradan bu konuda kanıt konusunu yuvarlak açıklamalarla geçiştirmişti.

Latin Amerika gezisini Suriye konusunda yoğunlaşmak için erteleyen ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile Suriye’yi görüşen Trump’ın ABD’nin ağırlığını iyice kaybettiği Ortadoğu denklemine, Fransa ve İngiltere’nin de kendisine katılmasıyla birlikte yeniden güçlü bir şekilde dahil olmak üzere kolları sıvadığı, çok vahim gelişmelere tanık olduğumuz şu günlerde, geçmişte bölgede sıkça başvurulmuş Amerikan emperyalizmi kaşeli kimyasal silah yalanlarını bir defa daha anımsamakta yarar var.

2003 Mart’ında, Saddam’ı devirip Irak’ı yutmak ve genişletilmiş yeni bir Ortadoğu dizayn etmek üzere harekete geçmeye karar vermiş olan ABD Başkanı George W. Bush Irak’ı işgal etmesini haklı gösterecek bir gerekçeye sahip olma peşine düşünce, Saddam’ın kimyasal silahları gerekçesine dört elle sarılmış, bu yönde yoğun bir propaganda başlatılmıştı. ABD’nin Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelme Dışişleri Bakanı Colin Powel 2003 Mart’ında yapılan BM Güvenlik Konseyi oturumunda elindeki bir tüpü göstererek bütün dünyaya sesleniyordu:

- İşte Saddam’ın kimyasal silah stokunun somut kanıtı!

Bu koca bir yalandı. Nitekim, daha sonra Saddam’ın kimyasal silahlara sahip olmadığı gerçeği kesinleşince, Colin Powel o konuşmasından dolayı derin üzüntü duyduğunu açıklamak zorunda kalacaktı.

Aslında, Saddam’ın kimyasal silah sabıka dosyası temiz değildi, o daha 1980 - 88 Irak - İran savaşı sırasında, 16 Mart 1988’de Halepçe’de, yeğeni “Kimyasal Ali” vasıtasıyla, Kürtlere karşı kimyasal silah kullanmıştı. Ne var ki o sırada İran’a karşı Saddam’ı desteklediklerinden ne ABD ne Saddam’ın kimyasal silahlarına göz yuman Tathcher İngilteresi ne de Almanya bu duruma ses çıkarmıştı. Halepçe’de kullanılan kimyasallar, Amerikan, İngiliz, Alman firmalarından gelmişti.

...***

İzzettin Önder, 14 Nisan tarihli Evrensel gazetesinde, “Teşvikler ve kurlar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Firma bazında verilen teşvikler açıklanırken, adeta bu olağanüstü teşvik harcamalarının etkisini silercesine kurlarda da olağanüstü yükseliş gözlenmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, her iki alanda da müthiş yanlışlık sürgit devam etmektedir. Birinci konu olarak teşviklere bir göz atalım. Her şeyden önce teşviklerin alan ya da coğrafi bölge itibariyle değil de firma olarak verilmesi, kaçınılmaz olarak, pakette ekonomiden çok siyasi endişenin önde olduğu kanaatinin yaygınlaşmasına yol açmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, teşvik verilen firmalar siyasi çevrede dolaşan ve bu alana girmede başarılı olmuş olanlardır. ORKO nasıl silahlı kuvvetlerin sermaye ile birleşmesinin sembolü olarak görülüyor idi ise, teşvik alan sanayi kuruluşlarının siyasi havuzda yer alması da sermaye siyaset ilişkisinin güçlü kanıtı olsa gerek.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Böylesi yapılanma iki açıdan fevkalade tehlikelidir. Birincisi, bu yapılanmada demokrasinin temel kuralı olan özgür seçimler, OHAL’e ilaveten bir de bu süreçle çok ciddi tehdit altına girmiş olur. Zira söz konusu güçlü firmaların seçimlerde parasal ya da fiilen nasıl rol alacakları hiç de kestirilemeyecek muamma olmasa gerek! İkincisi de, siyasetle bu denli kuvvetli bağ kurmuş olan önemli sanayi kuruluşlarının piyasa üzerinde haksız baskı kurarak, fiyatlar, üretim biçimi vb. birçok konuda rekabeti önleyici ve sektörel gelişmeleri geriletici etki yapması da beklenebilir. Bütün bunlara rağmen, umalım ki büyük fedakarlıklarla oluşturulan teşvikler yararlı olarak, cari açığımıza, bütçe açığına ve istihdama katkı yapsın da, siyasilerin bol keseden verdiği teşvik adındaki destekler heba edilmiş olmasın.

Teşvik konusunda iki noktanın daha belirtilmesinde yarar görmekteyim. Birincisi, 1960 ihtilalinden sonra ülkemizde girişilen vergi reformu için bilgisine başvurulmuş olan ünlü İktisatçı Kaldor’a göre, vergi konusunda ana sorunumuz teşvik olmayıp, kaynak meselesidir. Başka bir yazıda bu konuyu etraflıca tartışabiliriz. İkinci mesele ise, teşvik uygulamasının denetiminin yapılmıyor ya da yapılamıyor olmasıdır. Teşvik bir şekilde kamusal fonların kullanımıdır. Bütçe benzeri bir süreç olarak görüldüğünde teşvik uygulamasının da bir tür denetime tabi olması gereklidir. Teşvik uygulamasının sonuçlarının nasıl denetleneceği bu yazının konusunu ve boyutunu aşacağından konuyu burada kapatıyorum. Belki de, teşvik derken aklımıza hep ekonomik sonuç geldiğinden böylesi kılı kırk yarar endişelere savruluyoruz. Oysa teşvikten beklenen siyasetin desteklenmesi ise, zaten bunların olumlu sonuçları teşvik uygulamasını cömertçe gerçekleştiren siyasi erkin muzaffer edasından anlaşılabilir.

...***

Remzi Özdemir, 14 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kriz geliyorum dedi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Bugün Türkiye, krizin gerçek yüzü ile karşı karşıya geldi.Geçen hafta da belirttiğim gibi daha henüz krizin dip noktasını görmedik. Dip noktası emin olun ki çok canımızı yakacaktır.Doların geçen haftaki o sert yükselişinin etkisi daha günlük hayatımıza yansımadı. Sadece mazota iki gün ara ile 30 kuruş zam geldi. Mazota gelen bu zam aslında büyük bir zam zincirinin habercisi. Çünkü Antalya'da 1 lira olan bir sebze, nakliye ile İstanbul, Ankara ve diğer şehirlere geldiğinde 5 liraya yükseliyor. Yollar, köprüler ve kamyonların depolarını doldurduğumuz mazotlar hep dövize endeksli.  Dövizdeki bu yükseliş bir iki hafta içerisinde büyük zamları beraberinde getirecek.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: