Nisan 17, 2018 08:15 Europe/Istanbul

Aydınlık: AKP kurucularından “Memnuniyet”e tepki

Cumhuriyet:

Kılıçdaroğlu: Kavga eden görevi bıraksın

Evrensel:

Ocak ayı işsizlik rakamları açıklandı: Genç işsizlik yüzde 19,9

Milli gazete:

Saadet lideri Karamollaoğlu: 17 yılda 708 milyar faiz ödedik

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Sabri Durmaz, 16 Nisan tarihli Evrensel gazetesinde, “1 Mayıs, işçilerin birleşmesinin de dayanağıdır”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Geçtiğimiz cuma günü 1 Mayıs gündemiyle toplanan Türk-İş’in Başkanlar Kurulu, Hatay’da yapacağı miting için çevre illerden üyelerin katılımının sağlanacağı belirtildi. Türk-İş’e bağlı sendikalar ve şubelerinin 1 Mayıs mitingine katılımının da gündeme geldiği toplantıda, İstanbul’daki sendikaların ve şubelerin İstanbul Mayıs mitingine katılmaları kararı alındı.Kararın hem DİSK’e hem de İstanbul’daki Türk-İş Bölge Temsilciliğine iletildiği belirtiliyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Evet, diğer konfederasyonlarla her birinin ayrı kentlerde 1 Mayıs düzenlemesinin, 1 Mayıs’ın anlam ve misyonuna uymadığını belirterek bu köşeden eleştirdik. Türk-İş, 1 Mayıs’ı Hatay’da kutlamada ısrar ettiğine göre bu eleştirimiz elbette bakidir. 1 Mayıs’ı kendi belirdikleri illerde kutlayacak olan Hak-İş, Memur-Sen ve Kamu-Sen de Türk-İş Başkanlar Kurulunun bu örnek kararına benzer kararlar alırlarsa, en azından şu içinden geçilen konjonktürde, bir sendika merkezi olmanın asgari sorumluluğunu yerine getiren bir adım atmış olacaklardır. Çünkü 1 Mayıs, sadece şu sendikanın bu sendikanın üyelerinin değil tüm işçilerin Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü’dür ve hiçbir sendika da kendi üyelerinin böyle bir günü kutlamasını engelleyemez, engellememelidir de. Çünkü işçilerin 1 Mayıs’ı kutlamasını şu ya da bu gerekçeyle engelleyen bir sendika; işçilerin ortak taleplerini haykırmalarına, işçiler arasında birlik ve mücadele duygusunun, dayanışma duygusunun gelişmesine karşı çıkıyor demektir. Böyle bir tutum, elbette adı “sendika” olan, az çok emek mücadelesi kaygısı olan hiçbir emekçi örgütüne yakışmaz.

Hele de sermaye ve hükümetlerinin işçilerin, kamu emekçilerinin en temel kazanımlarına karşı bir saldırı kampanyası yürüttüğü, bunun için OHAL ve “savaş hali” uygulamalarını devreye sokmaktan çekinmediği koşullarda; 1 Mayıs’ın mümkün olduğu kadar kitlesel ve görkemli bir biçimde kutlanması son derece önemlidir. Ki, böyle bir 1 Mayıs kutlamasına zarar veren her karar, her tutum “emek düşmanı” suçlamasını hak eder.

...***

Aydın Engin, 16 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “AKP yargısının sefaleti”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“28 Şubat Davası sonuçlandı. Kararın üstünden günler geçti. Ancak bırakın toplumu, medyada bile yankısı pek güdük kaldı, üstünde neredeyse durulmadı. Oysa Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği karar, hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak, öğrencilere “İşte çocuklar hukuk bu değildir. İleride yargıç, savcı, avukat olduğunuzda sakın böyle kararlar vermeyin, gülünç olup hem kendinizi hem ülkenin hukuk sistemini maskara etmeyin” denecek.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

21 yıl önce, kendilerini ülkenin asıl sahibi sanan dört ve daha az yıldızlı generaller, “Demokrasiye balans ayarı verdik” gibi berbat bir Türkçe ile marifetlerini tanımlamışlardı. Oysa demokrasilerde memurların “balans” vermeye kalkışmaları, hele hele vermeleri suçtur.

Ancak dönemin savcıları suçu görmezden gelmeyi tercih etmişlerdi. Yani 21 yıl önce Türkiye Cumhuriyet yargısı gücün karşısında diz çökmüş, kör kalmış, bağımsız yargı kavramını “hukuktan bağımsız yargı” olarak tanımlama pişkinliğine sığınmıştı.

İşlenen suçu yargıya taşımak için yargı erkinin 14 yıl beklemesi gerekti. Yıllardan 2013 idi ve devletin üç temel bileşeninden bağımsız yargı hızla AKP yargısına dönüşmekteydi.

Yargılama süreci 5 yıl sürdü ve birkaç gün önce ilk aşaması tamamlandı. Şimdi konu ve sorun Yargıtay’ın kucağına konacak. Oradan ne çıkacağını da bekleyip göreceğiz...

Ayrıntıya gerek yok: Sonuçlanan 28 Şubat davasında aralarında dönemin en ünlü generallerinin de bulunduğu 21 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardından ceza müebbed hapise çevrildi ve müebbet hapse mahkûm edilenler adli kontrol koşuluna bağlanarak serbest bırakıldılar. Yargıtay sürecini tutuksuz olarak yaşayacaklar.

Hiç lafı gevelemeden söyleyeyim:

28 Şubat sanıklarının yaptığı bütün demokrasilerde suçtur. Yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerekir. Ancak 21 yıl sonra değil.

“Geciken adalet adalet değildir” diyen temel hukuk ilkesi burada da geçerlidir. Artık herhangi bir yetkiye sahip olmayan mütekait generalleri ve bürokratları 21 yıl sonra hapse atmak ilkel bir intikam duygusunun ürünü olmaktan öte anlam taşımaz. AKP iktidarının, özellikle Reislerinin bu intikam duygusuyla dolup taştığını, intikama doymadığını bilmeyen kalmadı. 28 Şubat’ın intikamını AKP yargısı eliyle alıyorlar. Ancak davanın açılışından bugüne geçen 5 yılda önemli ve ilginç siyasal gelişmeler oldu. İktidarı paylaşan AKP ve Cemaat önce bozuştu, ardından pek sert kapıştı. Biri darbe yapmaya kalktı; öteki darbeyi bastırıp darbeye kalkışanları devletin tüm alanlarından kazımaya başladı. Büyük ölçüde başardı da. O güçlü AKP - Cemaat koalisyonu bozulduktan, üstelik “Barış süreci” denen müzakerelerin sürdüğü masa AKP Reisi’nin tekmesiyle devrilip Kürt halkı ve siyasal örgütleri düşman kılındıktan sonra AKP’ye yeni müttefikler gerekiyordu. O müttefikler Türk milliyetçileri ve onların bir türü olan ulusalcıları arasında bulundu. Bir yandan MHP ile kader birliğine geçildi; bir yandan da Ergenekon davaları sırasında hayli hırpalananlar hızla tahliye edildi, aklandı, itibarları iade edildi. Onlardan boşalan hücrelere, onları mahkûm eden Cemaat yargıç ve savcılarının ele geçirilebilenleri kondu. Siyasal dengelerdeki bu köklü değişikliklerde 28 Şubat sanıklarının bu yaşlarında sahiden de tutuklanıp hapse atılmaları beklenemezdi. Nitekim öyle oldu. Hem cezalandırıldılar hem de hapse girmelerinin de önüne geçildi. Yani AKP Reisi’nin burun sürtme operasyonu başarıyla uygulandı. AKP yargısının hesabında da “müebbet hapse mahkûm tutuksuz hükümlüler” gibi bir hukuk garabeti yazıldı. İleride hukuk fakültelerinde okutulacak dediğim işte bu…

...***

Orhan Uğuroğlu, 16 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Akşener ve rakibi adaylar”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Abdüllatif Şener muhalefete, "Deli gibi çalışın" diyor ki bakıyorum iki siyasetçi deli gibi çalışıyor. Birisi Meral Akşener, diğeri Recep Tayyip Erdoğan.İkisi de Cumhurbaşkanı adayı ve aralarında müthiş bir rekabet var ama müthiş bir fark da var.Akşener, kendi parası ve kıt imkanları ile siyaset yapıyor... İlleri, ilçeleri adım adım geziyor, meydanlarda, sokaklarda kendiliğinden toplanan vatandaşlara hitap ediyor.Cumhurbaşkanı Erdoğan ise AKP'nin il ve hatta ilçe kongrelerine devletin uçağı ve imkanları ile gidiyor, partisinin teşkilatları tarafından bindirilmiş kıtalarla toplanmış davet edilmiş kalabalıklara hitap ediyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Devletin parası ve imkanları ile AKP faaliyetlerine katılıyor ama muhalefetten de her konuda olduğu gibi "tık" yok.Tarafsızlık yemini bulunan ve 16 Nisan sonrası AKP Genel Başkanı olarak siyaset yapan Erdoğan'ın 2019 seçimlerinde de bu imkanları sonuna kadar kullanacağından şüphe yok ki maça 1-0 önde başlıyor.Erdoğan'ın tüm toplantılarını yaklaşık 45 televizyon canlı yayınlıyor ister bir ister iki yerde konuşsun fark etmiyor hepsi bu televizyonlardan canlı yayınlanıyor ve haberlerinde de dakikalarca veriliyor.Gazetelerde de durum farklı değil.Akşener'in tek bir toplantısını tek bir televizyon canlı yayınlamıyor ve yazılı basında da sadece birkaç gazete faaliyetlerini yayınlıyor ki burada Yeniçağ'ın hakkını da teslim edeyim. Sadece AKP değil MHP, HDP ve CHP de devlet bütçesinden aldıkları milyonlarca lira ile siyaset yapıyorlar.