Nisan 19, 2018 17:10 Europe/Istanbul

Aydınlık: Vatan partsi seçimlere hazır

Birgün:

‘Sağlıkta çağ atladık’ iddiası yine çöktü: Dokuz defa açılışı yapılan hastaneye çivi çakılmıyor

Cumhuriyet:

Erken seçim çağrısı, iş dünyasını ikiye böldü

Evrensel:

1 Mayıs çağrısı: Sorunlar ortak, çözüm birlikte

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

…***

Taha Akyol, 18 Nisan tarihli Hürriyet gazetesinde, “Erken seçim?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“MHP Lideri Devlet Bahçeli niye erken seçim istedi? Önce, Anayasa hükmüne bakalım:16 Haziran referandumunda Anayasa’ya eklenen ‘geçici madde 21’ şöyle:“Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 27’nci Yasama Dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi 3/11/2019 tarihinde birlikte yapılır.”Fakat izleyen cümlede, Meclis’in erken seçim kararı alabileceği belirtiliyor. Bir maddede biri diğerini hükümsüz bırakan iki hükmün yer alması, sistem değişikliğinin nasıl tartışılmadan, müzakerelerle olgunlaştırılmadan devreye sokulduğuna dair bir örnektir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Gelelim Bahçeli’nin gerekçelerine... Kendisi şöyle diyor:“Cumhurbaşkanlığı sistemi henüz tam devreye girmedi. Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanması kolay değildir. 3 Kasım 2019’a kadar ulaşmak her dakika zorlaşmaktadır...”

İktidar partisi ülkenin çok iyiye gittiğini anlatırken Bahçeli’nin böylesine alarm vermesi ilginçtir.

Halbuki bugün Cumhurbaşkanlığı sistemi fiilen yürürlüktedir. Cumhurbaşkanı’nın yeni sistemde sahip olacağı hiçbir yetki yoktur ki, şimdi kullanamıyor olsun; partisine ve hükümetine söyleyerek de uygulamalar yapabilir çünkü. Dahası OHAL yetkileri vardır; yargı denetimi olmadan kanunları değiştirebiliyor, yasaklar koyabiliyor, idari tasarruflar yapabiliyor. Yargının yönetiminde de yeni sisteme göre atanmış bir HSK vardır.Erken seçim ilave ne sağlayacak?

Bahçeli, erken seçim isterken Cumhurbaşkanı’na ve AK Parti’ye, ‘istediğiniz Cumhurbaşkanlığı sistemini öne alacağız’ mesajını vererek onların da benimsemesini sağlamak istiyor.Aynı amaçla iktidarda endişe de yaratmak istiyor. Seçimler öne alınmazsa, önceden 31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlerde yaşanacak çekişmelerin ‘ittifak’a zarar verebileceğini, Cumhurbaşkanı seçimlerinin olumsuz etkileneceğini söylüyor:“Mahalli idareler seçimlerindeki kutuplaşmaların 3 Kasım’a nasıl yansıyacağı az çok malumunuzdur. Bu riski kaynağında kesmek başlıca amacımızdır.”Bahçeli’nin ‘başlıca amacı’ bu olabilir ama bir amacı da elbette kendi partisinin oylarıdır. MHP’nin oylarının yüzde 8’le 16 arasında değişmiş olması, seçmen kitlesinin nasıl değişken olduğunu gösteriyor. MHP ile AK Parti arasında önemli bir oy akışkanlığının olduğu bir gerçektir. Şimdi bir de İYİ Parti faktörü var.Bahçeli seçmenlerini toparlamak için gecikmeden yapılacak bir seçime ihtiyaç duyuyor olsa gerek.Seçim yasasında önemli değişiklikler yapan “İttifak Yasası”nı AYM’ye götüreceğini CHP açıkladı. Ayrıntılara girmiyorum, ittifak yapan ve yapmayan partiler için farklı baraj uygulamaları eşitlik ilkesine aykırıdır.“Yönetimde istikrar”ın cumhurbaşkanı seçimleriyle gerçekleştiği yeni sistemde, “temsilde adalet” parlamentoda çok güçlü olarak gerçekleşmeli, baraj çok düşük olmalıdır. Bunu AK Partili hukukçular Burhan Kuzu ve Mustafa Şentop da söylemişti.AYM ne karar verir? “Öngörmek” kolay değil!

...***

Uğur Dündar, 18 Nisan tarihli Sözcü gazetesinde, “Erken seçim olur mu?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli erken seçim istedi.Oysa seçimlerin takvimleri belliydi. Önce Mart 2019'da yerel seçimler yapılacak, ardından da Kasım ayında Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimleri gerçekleşecekti. AKP sözcüleri de ısrarla “Erken seçim kesinlikle yok” diyorlardı. Buna karşın Ankara kulislerinde bir süredir erken seçime gidileceği ve bunun Devlet Bahçeli tarafından ilan edileceği konuşuluyordu. Nitekim Bahçeli dün beklenen çağrıyı yaptı ve “beka sorunu”nu gerekçe göstererek seçimlerin erkene çekilmesi gerektiğini söyledi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Devlet Bey, benzer bir çağrıyı, 2001 ekonomik krizi sırasında da yapmış ve Bülent Ecevit'in Başbakanlığında, DSP, ANAP ve MHP'den oluşan 57'nci Koalisyon Hükümeti'nin erken seçime gitmesine neden olmuştu. 3 Kasım 2002'deki seçimler sonucunda AKP iktidara gelmiş, Bahçeli'nin MHP'sinin yanı sıra, ANAP, DYP ve DSP gibi merkez partiler sandığa gömülmüşlerdi. Zira halk, ekonomik krizin sorumlusu olarak bu partileri görmüş ve cezalandırmıştı!.. Günümüze gelirsek; Ekonomi yine kötüye gidiyor. Döviz artışları durdurulamıyor. Yurt dışına para çıkışlarıyla, yatırımlarını başka ülkelere kaydıran iş adamlarının sayısı artıyor. İhracat ve turizm gelirlerinde öngörülen rakamlar sağlanamadığı için ihracat ile ithalat arasındaki makas açılıyor. Bu nedenle cari açık sürekli yükseliyor. İktidar borçlanma çarkını döndürmede zorlanırken, borsada çıkışlar gözleniyor. Bankalara olan kredi borçlarını ödemekte zorlanıp yeniden yapılandırma isteyen anlı şanlı işadamları listesine her geçen gün yenileri ekleniyor. İktidarın ekonominin lokomotifi haline getirdiği inşaat sektöründe yaprak kımıldamıyor. Konut stokunun taşınamaz duruma geldiği ve balonun patlamak üzere olduğu öne sürülüyor. Taahhütlerini yerine getirmekte zorlanan kimi inşaat şirketi sahiplerinin yurt dışına kaçtıkları gözleniyor. Bazı yörelerde esnaf siftah yapamadan kepenkleri indiriyor! Kamu kesimindeki işe alınmalarda liyakat yerine yandaşlığın gözetilmesi nedeniyle çok iyi eğitimli gençlerimiz geleceklerini yurt dışında arıyor. Ataması yapılamayan öğretmenler arasında bunalıma girenler, hatta hayatlarının baharında canına kıyanlar oluyor.

...***

Kazım Güleçyüz, 18 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, “28 Şubatçılar dışarıda, OHAL’zedeler içeride”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Cumhurbaşkanının Başbakanlık döneminde ilk başlarda “Milletim adına savcısıyım” diyecek kadar sahiplendiği Ergenekon ve ardından Balyoz davaları nihaî aşamada fos çıkıp, darbecilik suçlamasından kesin hüküm giymişlerin dahi tamamının tahliye edilerek beraat ettiği ve sonrasında AKP iktidarının Ergenekon-Balyoz kadroları ile FETÖ’ye karşı ittifak halinde ortak bir taarruz harekâtı yürüttüğü süreçte açılan diğer darbe davalarından 12 Eylül davası, Evren ve Şahinkaya’nın ölümüyle düşmüştü.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bazı sanıkları bir süreliğine içeride tutulduktan sonra salıverilen ve iyice içi boşalıp tavsadığı görüntüsü veren 28 Şubat davası ise, karar duruşmasında 21 sanığın müebbet hapse mahkûmiyetiyle sonuçlandı. Ama müebbetlikler hakkında tutuklama kararı yok.

Karar halen iktidara aktif destek vermeye devam eden kesimlerden, bilhassa 28 Şubat’ta canı çok yanmış olanları tatmin etmedi.Özellikle “iyi hal ve yaş haddi” gerekçelerine dayandırılan “tutuklamama” kararı, benzer durumda olup da yıllardır zindanlarda süründürülenler hatırlatılmak suretiyle, yeni bir çifte standart örneği olarak yorumlandı.Daha ötesinde, birileri darbecilikten hüküm giydikleri halde tutuklanmazken, malûm davalarda, darbeyle ve terörle hiçbir ilgileri bulunmamasına ve bu iddiayı ispatlayacak hiçbir delil olmamasına rağmen aylardır içeride tutulmaya devam edilen ve 7.5 ilâ 9’ar yıl hapse mahkûm edilen ev hanımlarının, öğretmenlerin, gazetecilerin, ağır hasta ve yaşlı insanların... maruz kaldığı ağır hukuksuzlukların hangi boyutlarda olduğunu bütün vahametiyle tekrar gündeme taşıdı.Müebbetlik darbeciler dışarıda, darbeyle hiçbir alâkası olmayanlar içeride!!!Vicdanları isyan ettiren bir diğer husus, 28 Şubat yargısının mahkûm ettiği bazı insanların, o günlerden beri hâlâ zindanlarda tutuluyor olması. AKP iktidarının 16. yılında da devam eden bu durum, iktidar çevrelerinin de sabrını zorlayan bir noktaya gelmiş görünüyor.28 Şubat davasından çıkan müebbet hapis kararlarının temyiz süreçlerinde ne şekil alacağı ise zihinlerdeki ayrı bir soru işareti...