Nisan 02, 2016 09:14 Europe/Istanbul

Esfender Korkmaz, Yeniçağ gazetesinde, “Tüketim toplumu olduk”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Gayri Safi Yurt İçi Hasıla, 2015 yılında yüzde 4 oranında büyüdü. 2015 yılının son çeyreğindeki büyüme oranı da yüzde 5.7 oldu. Hükümet çevrelerinde epey zamandır, büyüme yüzde 4 olarak tahmin ediliyor ve bu oran dillendiriliyordu.Bugünkü küresel ekonomik konjonktürde, bu büyüme oranları düşük sayılmaz. IMF, Dünya Bankası ve OECD, 2015 yılında gelişmiş ülkelerin ortalama yüzde 2 ve gelişmekte olan ülkelerin ise yüzde 3 ile yüzde 4 arasında büyüyeceğini tahmin etmişlerdi.2015 yüzde 4 büyümenin, yüzde 3'e yakını özel tüketim harcamalarındaki artıştan geldi.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Devletin tüketimi de 2015 yılında yüzde 6.7 büyüdü ve GSYH'da büyümeye yüzde 0.76 katkı sağladı. 2015 yılının seçim yılı olması nedeniyle, kamu harcamaları arttı.


2014 yılında Gayri Safi Sabit Sermaye yatırımları eksi 1.3 daralmışken, 2015 yılında yüzde 3.6 büyüdü. Bu büyümede 2014 yılının baz etkisi de var. 2012 yılından beri yatırımlar zikzaklı bir seyir gösteriyor. Garip bir şekilde bir yıl eksi, ertesi yıl artı değerler alıyor. Ekonomik ve siyasi ortam değişmediği halde, yabancı sermayenin yurt dışına çıkış yönü aynı kaldığı halde, yatırımların yıldan yıla değişmesi, kamu yatırımlarının değişmesinden ileri geldi. 2014 yılında kamu sektörünün sabit sermaye yatırımları eksi 8.2 daraldığı halde, 2015 yılında yüzde 7.6 oranında büyüdü. Öte yandan, 2015 yılında Tarım ve Hizmetler sektörlerinin GSYH içindeki payı artarken, sanayi sektörünün payı azaldı. 2003 yılından beri Türkiye bazı yıllar, yüzden onlar seviyesinde büyüdü, 2008 yılında eksi dört nokta sekiz küçüldü. Son 4 yıldır da Türkiye düşük büyüme yaşıyor. 13 yılın ortalama büyüme oranı 4,7'dir. Cumhuriyet döneminde Türkiye en düşük ortalama büyüme oranını 2003 ile 2015 yılları arasındaki son 13 yılda yaşadı. Sonuç olarak yüzde 4 büyüme yetersizdir. Çünkü Türkiye'nin dış borçları yüksektir. İşsizlik oranı yüksektir. Daha yüksek oranlarda büyüyerek gelir ve istihdam yaratmamız gerekir.


…***


Orhan Erinç, Cumhuriyet gazetesinde, “AKP’yi Yakından Tanıma Olanağı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“Hukuka saygı, iktidar partisinin hiçbir kademesinde kalmadığı için akla gelenin pat diye söylenmesi de kolaylaşıyor. Cumhurbaşkanı’nın birkaç kez yinelediği gibi, yarı başkanlık sistemine geçilmiş ve parlamenter sistem bekleme odasına alınmışken aksini beklemek de akla aykırı düşmektedir.
Gündeme sürülen görüşlere bakarsanız görüntü şöyle oluşmaktadır. Anayasanın idarenin yetkilerini ve bu yetkinin nasıl kullanılacağını düzenleyen tek bir maddesi bile yoktur. Türkiye’yi yönetenler, milli iradeyi tek başına temsil ettiğinde ısrarcı oldukları Türkiye Meclisi’nin kabul ettiği yasaları ve uluslararası sözleşmeleri yok saymayı da kendi yetkileri içinde görmektedir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:


…***


Saygıdeğer yöneticilerimiz isterse yargıya emir verebilir, hedef gösterebilir. Çünkü yargı sadece kendilerine bağımlıdır.


Aynı mantık, doğal olarak başkanlık sistemi ağırlıklı anayasanın yapılması konusunda da geçerlidir.
Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu’nun halk deyişiyle ayrı telden çaldıkları görülmektedir.
Cumhurbaşkanı’nın, anayasa taslağının “1-2 ayda değil uzunca bir sürede” hazırlanabileceğini söylemesine karşın Başbakan 1, bilemedin 2 aylık süreyi yeterli görüyor.
“Aralarında süre birliği olmasa da amaç birliği var” deyip geçebiliriz.
Sağlık bakanı Müezzinoğlu halkoylaması tarihi veriyor. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı İbrahim Kalın kendisine yöneltilen soruyu yanıtlarken “Hükümet bir teklif getirip Meclis’e sunacaktır biz de izleyeceğiz” diyor.
Anayasaya göre hükümet anayasa teklifi (yasal tanımıyla tasarısı) getirebilir mi? “Getirebilir” diyen varsa bravo çünkü teklifi en az 184 milletvekili verebilir.


Teklif Meclis’e getirilebilir ama daha başta maddelere geçilmesi için yapılacak iki gizli oylamada 330 oy gerekli. AKP’nin 316 oyu var. En az 14 oy daha gerekiyor. Üç muhalefet partisi de başkanlık sistemine geçilmesine karşı olduklarını açıkladıklarına göre olanaksız görünüyor. İşin bir de şu yanı var.
İçtüzüğün 76’ncı maddesi, reddedilen kanun tasarı ve tekliflerinin ret tarihinden başlayarak bir tam bir yıl geçmedikçe yeniden verilemeyeceğini kurala bağlıyor. Senaryo yazma ya da komplo teorisi yaratmayı beceremem ama akla zorunlu olarak şunlar geliyor:
1. AKP muhalefetten en az 14 milletvekilinin oyunu çantada keklik sayıyor.
2. Davutoğlu, anayasanın reddedilme tarihinden sonraki 1 yıl içinde kafasını dinlendirmeyi amaçlıyor.
3. Halkoylaması yalnızca anayasa değişikliği için yapılabileceğine göre halkoylaması hikâyesi de rafa kalkmış oluyor.


…***


Ahmet Battal, Yeniasya gazetesinde, “Milletvekiline dersler”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.


“AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk Anayasa Mahkemesi’nin bir ay önce Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuksuz yargılanmalarını sağlayan kararı hakkında konuşurken şunları söylemişti:“Anayasa Mahkemesi kaldırılmalıdır. Atanmışlar üzerinden meclisin üzerinde yargı vesayeti oluşturulamaz, oluşturulmamalıdır. Olacaksa olsun, yüksek mahkeme halk tarafından seçilmelidir. Seçilsin, ondan sonra gelsin, halktan meşrûiyet istesin. Çünkü demokrasilerde meşrûiyetin adı millet iradesidir. Anayasa Mahkemesi’nin bugün tek başına anayasadan aldığı meşrûiyet Anayasa Mahkemesi için yeterli değildir. Atanmışların sadece anayasadan aldıkları yetkiyle meşrûiyet alanı ifade etmeleri yeterli değildir. Demokrasilerde meşrûiyet ancak sandık üzerinden ortaya çıkar. Atanmışların, anayasadan, kanundan aldıkları yetkiyle tek başına kendilerini meşrû bir milletin egemenlik hakkına mütecaviz olmaları kabullenilebilir bir şey değildir. Bu, hukuk normlarına da aykırıdır.”Başkaları söylese bir şey demeyiz, ama milletvekili böyle söyleyince ders vermek gerekiyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 


…***


Şimdi söyleyeceğim cümleler, hukukçu olmayanlar için yazdığımız “Hukukun Temel Kavramları” isimli kitabımızdan:


Anayasanın üstünlüğü ilkesi, yapılan diğer kanunların anayasaya aykırı olamayacağı mânâsına gelir. O hâlde böyle olup olmadığının denetlenmesi gerekir. Bu denetim ülkemizde, yetkililerin açabileceği dâvâlar üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından gerçekleştirilmektedir.


Kanunlar, Kanun Hükmünde Kararnameler, TBMM iç tüzüğü veya bunların bazı maddelerinin, kabul edilme şekli ya da içerdiği kurallar bakımından anayasaya aykırı olduğu iddia ediliyorsa iptal dâvâsı açılır. 


Anayasa Mahkemesinin Meclis karşısındaki konumu şudur: Anayasa Mahkemesi, açılan bir dâvâ üzerine bir kanunu anayasaya aykırı bulmuşsa iptal eder. Bu iptal kararı Meclis’i bağlar. Meclis, iptal edilen hükmü yeniden aynı biçimde yürürlüğe koyamaz.


Ancak bu durum, Anayasa Mahkemesinin Türkiye Meclisi’nin de üzerinde bir güce sahip olduğu mânâsına gelmemektedir. Anayasa Mahkemesi bu kararıyla sadece, Meclis’i, yürürlükte tuttuğu iki kanundan birinin diğerine uymadığı konusunda ikaz etmiş ve bu yeni kanunu iptal ederek tedbir almış olur. 


Meclis için iki yol vardır: Meclis ya kanunu mevcut anayasaya uygun olarak yeniden yapacaktır ya da gerekli çoğunluğu elde etmek suretiyle anayasayı değiştirecek ve bu engeli kaldırdıktan sonra, kanunu ilk istediği gibi yeniden çıkaracaktır.


O hâlde Anayasa Mahkemesi, Meclis’in kanun yapmaya yetkili küçük (vasıfsız) çoğunluğunun üzerinde; ancak anayasa yapmaya ve değiştirmeye yetkili büyük (vasıflı) çoğunluğunun altındadır. Nitekim “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı” anayasal kuralı gereğince, Meclisin, anayasayı değiştirmek suretiyle Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini daraltmaya ya da tamamen kaldırmaya dahi yetkisi vardır.


Anayasa Mahkemesi’nin bulunmadığı devletlerde, kanunların ve anayasanın içinde yer aldığı hukuk sisteminin uyum içinde çalışmasını sağlayacak ve bu amaçla kanunları denetleyecek bir başka mekanizmaya ihtiyaç duyulacaktır. Meselâ; halkın temsilcilerinin oluşturduğu Millet Meclisi’nin yanında, devlet sistemini ve hukuku bilenlerden oluşan bir senatonun da bulunduğu çift meclis sistemi gibi.