Türkiye'den köşe yazarları
Evrensel: Uyum paketi mecliste Kabul edildi
Milli gazete:
Karamollaoğlu Akşener’le görüştü, kamplaşma olarak görmüyoruz
Yenişafak:
Bahçeli’den muhalefetin ittifak görüşmesine tepki
Karar:
Bahçeli Abdullah Gül’ü hedef aldı
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Nuray Sancar, 25 Nisan tarihli Evrensel gazetesinde, “Seçimin üç bloku”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Önümüzdeki seçim sıradan, herhangi bir seçim değil. Partisinin genel başkanlığını yürüten, bakanların ve Meclis çoğunluğunun kendisine bağlı olduğu, yargı kurumları üstünde yönlendirici bir etkiye sahip, YÖK’ün, YSK’nin ve daha birçok kurumun vasiliğini yürüten bir, tek kişinin iktidarına meşruiyet kazandırmayı amaçlayan, erken ilan edilmiş kritik bir eşik. İktidar koalisyonu bu eşiğin aşılabilmesi için gerekli yüzde 51’i garantileyebilmek adına, kamuoyunun gözü önünde kendisine yontan düzenlemeler yaptı. Uyum yasaları da bugün yarın çıkarılacak.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Düzenlemeler, Cumhur İttifakı dışındaki kesimlerin parçalı yapısının hiç değişmeyeceği baz alınarak yapılmasına rağmen iktidar rahatlamış değil. Üstelik 15 CHP vekilinin İYİ Partiye katılması, iktidar için, çalışmadığı yerden gelen yeni bir soru oldu. Şimdi Cumhur İttifakı partileri buna nasıl yanıt vereceklerini ince ince, kara kara düşünüyorlar. Düşünsünler. Doğrusu mevcut yasaların boşluklarından ve yeni çıkan ittifak yasasının imkanlarından yararlanılarak yapılan vekil transferinin başarılı bir taktik olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ne var ki siyasetin, boşlukları değerlendirmek, karşıtının çelişkilerini derinleştirerek kendine alan açmak gibi meşguliyetler de içerdiğinin farkında olmayan bazı kesimler, biri sosyal demokrat diğeri milliyetçi iki partinin ittifakına genel “ilkeler” uğruna baştan gard aldı. CHP’nin neden sol tandanslı, hatta HDP’li bir ittifak kurmaktansa milliyetçi bir partiye koltuk çıktığı çokça soruldu.
Öncelikle; Meclise daha fazla siyasi partinin girebilmesi; erken seçim önerisi daha Meclise götürülmeden “Biz erken seçim kararı aldık” diyebilen bir tekçi iradeyi sınırlama potansiyeli taşır. Şimdiye kadar, kararların alındıktan sonra onaya sunulması biçiminde yaşanan demokrasi parodisine son verme, zaten yasayla işlevsizleştirilmiş Meclis faaliyetini canlandırma olasılığı küçümsenecek bir şey olamaz. Kamuoyuna istikrar olarak sunulan tekçi ve bağımlı parlamento bileşiminin değişmesi de demokratik istikrarı en azından vaadeder.
CHP ve İYİ Partinin gösterecekleri aday ya da ayrı ayrı adayların kimliği bu seçimde elbette önemli. Ama bu blokun aday ya da adaylarına oy verecek seçmenin onlara sorması gereken asıl soru şu: İktidardaki tek adam yerine ondan biraz daha hallice; daha esnek, daha kanuni bir tek adama mı fit olunacak? Yoksa mevcut haliyle iğdiş edilmiş parlamentonun, esamesi okunmayan kuvvetler ayrılığının yeniden tesisi mi esas alınacak. Cumhurbaşkanlığının olanakları OHAL ve KHK düzeniyle uzlaşmak için mi, yoksa tahrip olmuş hukuk sistemini onarmak için mi kullanılacak?
Bu sorunun yanıtı adaydan/adaylardan bekleniyorsa zaten orada bir sorun var demektir. Sorunun muhatabı, seçimler için ortak davranma eğilimine giren partilerdir. Onlardan beklenen de memleketin, “O değil de bu olsun” diyebileceği bir tek adama ihtiyacı olmadığının teyididir.
…***
Burhan Ayeri, 25 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Bunlar İYİ Parti'yi seçime sokmazlardı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“İki hukukçu karşılıklı tartıştılar. Biri Burhan Kuzu. Diğeri daha ortadan görüşlü Ersan Şen. Bildiğiniz gibi Anayasacı ve Ceza Hukukçusu bunlar. Sıra seçime geldi mi tam tersi fikirleri savunuyorlar. Kuzu, iki ay içinde Uyum Yasaları dahil tüm eksikliklerin giderileceğini söyleyebilme rahatlığında. "100 bin imza tek tek ilçe seçim kurullarına nasıl ve ne zaman verilebilecek bunu izah etsin." Burhan Kuzu'nun tavrı her şeyi kanun hükmünde kararnamelere bırakmış gibi. Haydi terbiyeli yazayım; "Hocayı bu kadar -ben yaparsam olur- mantığında" görmedim. Bakın "saçmaladı" lafını kullanmıyorum. "Al birini, vur ötekine" diyeceğimiz önerilerde bulundu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Ersan Şen, her şeyi yasalar çerçevesinde yorumlayan bir kafaya sahip. Bugüne kadar tek bir abuk önerisini duymadık. Onun tam tersi biri daha var; Nagehan Alçı. Yeni hastalığı, karşıt fikirliyi konuşturmamak. Susmuyor. Ağaçkakan gibi. Bir ara Gürkan Hacır'ın Nagehan yüzünden kafayı yediğini sandım. Bereket devreye Hakan Bayrakçı girdi. "Yeter artık. Sen benim de merakımı giderme ve öğrenme hakkımı engelliyorsun" diye patladı. Gerçekten Hacır o sırada CHP'nin muhtemel cumhurbaşkanı adaylarının değerlendirmesini yapıyordu. Bu isimler arasında en şanslı konuma gelenin İlhan Kesici olduğunu vurguladı. Gerekçesi çok net, ülkenin tüm kesimlerinden oy toplayacak özelliklere sahip.Dikkatli okurlarım hatırlar, Türkiye'de İlhan Kesici ismini ilk defa telaffuz eden ben oldum. O zaman saydığım üstünlüklerini bugün başkalarının ağzından duymakla mutlu oluyorum. Kesici memleketi yönetmek için her türlü donanıma sahip. Hatta artısı var, eksisi yok.Burada içimizden örnek vermek istiyorum. Çalışma arkadaşım Esat Atalay bir gün bana "Kesici'yi seçtir de rahatla" dedi. Ben de "Böyle bir yetkim yok. Ancak, önerebilirim" şeklinde cevap vermiştim. Onu da yaptım sanırım. Araştırmacı Hakan Bayrakçı sıkıntılı mesajlar vermekte. Rahatsızlığı iyice yansımaya başladı. Gözlerini kapatması dahil, ıstırabını ekrandan tespit mümkün. Ona tamamen iyi niyetli önerim, bir süreliğine kendini fazla yormaması. Bunun da yolu tartışmalardan uzak durmak. "Geçmiş olsun" dileklerimi yolluyorum. En çarpıcı olan, CHP tabanının yüzde 47'sinin İYİ Parti ile ittifakı istemesi idi.
...***
Kazım Güleçyüz, 25 Nisan tarihli Yeniasya gazetesinde, “OHAL’le huzur olur mu?!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Seçime iki ay kaldı. Kum saati hızla akıyor. Partiler hazırlıklarını devam ettiriyor. İktidar bloku “cumhur ittifakı” adını verdiği koalisyon modeliyle yola devam ederken, muhalefet de demokrasi ve adalet eksenli bir beraberlik kurma arayışında.Önümüzdeki günlerde resim netleşir.Şu aşamada dikkat çeken hususlardan biri, iktidarın da, muhalefetin de mesajlarında “huzur” kavramını çokça dile getirmeleri.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
...***
Bu, toplumdaki huzur arayışının çok ciddî ve yaygın bir talep haline geldiğinin siyasî aktörlerce de tesbit edildiğini gösteriyor.
Ancak huzura yükledikleri anlam ve huzuru sağlama yöntemine yaklaşımları farklı.Muhalefet, iktidarın OHAL sürecinde çok daha ileri boyutlara vardırılan baskıcı, dayatmacı, dışlayıcı, ötekileştirici, kutuplaştırıcı, antidemokratik, hukuksuz ve adaletsiz uygulamalarının toplumu iyice gerdiğini, tedirgin ve huzursuz ettiğini vurguluyor.mBilhassa Saray adına hemen her gün farklı sebeplerle çekilen restler, atılan “fırça”lar, had bildirmeler ve posta koymalar, hatırı sayılır bir kesimde böyle algılanıyor. OHAL hukukunu dahi hiçe sayan uygulamalarla habire uzatılan OHAL’i ısrarla devam ettirme gerekçesinin “ülkenin huzuru” olarak ifade edilmesi ise, vaktiyle 12 Eylülcülerin dilinden düşmeyen “huzur ve güven ortamı” nakaratını hatırlatıyor.
Bu anlayışı “Dipçik ve yumrukla sağlanan huzur ve güven sağlıklı ve kalıcı olmaz” diyerek eleştiren Süleyman Demirel, 12 Eylül’e karşı önce “yasaksız,” sonra “konuşan Türkiye” kampanyası başlatmıştı.Bu kampanyalar neticesinde evvelâ siyasî yasaklar kalkmış, ardından Türkiye temel sorunlarını demokrasi ortamında tedricen konuşabilir ve tartışabilir hale gelmişti.28 Şubat’ın 22. yılına da eriştiğimiz noktada ise, o süreçteki hukuksuzlukları fersah fersah geride bırakan antidemokratik, haksız ve adaletsiz uygulamalara muhatabız. 20 Temmuz OHAL süreciyle korkunun adeta dağa taşa sindiği ve hiç kimsenin sesini çıkaramaz hale getirildiği bir ortamda hangi huzur ve güvenden söz edilebilir?