Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Gül’ün sözlerine Kılıçdaroğlu’ndan destek
Cumhuriyet:
Fransa Cumhurbaşkanı Macron'a yolsuzluk suçlaması
Milli gazete:
Saadet lideri Karamollaoğlu: Ülkenin meselelerini konuşan yok
Yeniasya:
AKP sözcüsü: Bedelli gündemimizde yok
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Özgür Mumcu, 28 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Teşhis ve tedavi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Sayın Erdoğan “Bir yerde adalete olan özlem çok fazla ifade ediliyorsa orada zulüm vardır demektir” dedi. Bir önceki gün de şu sözleri sarf etmişti: “Yeni dönem, daha fazla demokrasi dönemi, daha güçlü hukuk devleti dönemi olacaktır. Daha geniş özgürlük dönemi olacaktır. Yargının daha bağımsız hale geldiği bir dönem olacaktır.” Meclis’in en büyük üçüncü partisinin eş genel başkanları ve milletvekilleri hapiste. Sınır Tanımayan Gazeteciler Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 155. sırada. 12 yılda 57 sıra gerilemiş. Dünya Adalet Projesi’nin Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 113 ülke arasında 101. sırada. Adalet, hukuk devleti, insan hak ve özgürlükleri konusunda küme düşmelere doyamamış, demokrasi liginin alt sıralarına sürüklenmiş bir memleketiz.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İktidardan yana olan gazeteciler, ancak ligin en dibinde varlık gösterebileceklerini bildikleri için memnun.
İktidardan yana olan savcı ve hâkimler, birikimleri ve hukuk anlayışları ancak ligin en dibinde kabul göreceği için memnun.
Mesleğine saygı duyan, kendisine biraz olsun güvenen her gazeteci ve yargı mensubu için bu devasa bir utanç tablosudur.
Her vatandaş içinse her gün ağırlığını arttıran bir cendere ve daha da fenası geleceğinin çalınmasıdır. Hak ve özgürlüklerde geriye gidiş her vatandaşın mağduru olduğu bir hırsızlıktır. Doğuştan gelen insan haklarınız var. Kullandırmıyorlar. Mesele bu kadar basittir. Buna, memleketi yönettiğini zanneden bir zümrenin vatandaşların hak ve özgürlüklerini gasp etmesi denir.
İnsanın sadece insan olmaktan kaynaklanan bir haysiyeti var. Bunu koruması için de hak ve özgürlükleri. Hak ve özgürlüklerin çalınması aynı zamanda insanların haysiyetlerinin de çalınmasıdır.
Haysiyeti saldırıya uğramış, kutuplaştırılmış bir toplumun geleceğe uzanması beklenemez. Bu durumdan çıkarı olanlar vardır elbette. Toplumu ancak kutuplaştırarak ve nefretle yönetebilenler dünyanın her yerinde çıkar. Ancak böyle yönetimlerin huzur ve refaha ulaştırabildikleri bir örnek bile yok.
Önümüzdeki seçim aynı zamanda bir haysiyet seçimi. Kendini gerçekleştirebilen, dayanışabilen, hak ve özgürlükleri tam, birbirine güvenen bir toplumun önünü açmak için elimizdeki belki de son imkân.
Bizimki gibi iktidarlar kitleleri travmaya uğratarak yönetimlerini sürdürebilir. Son senelerde yaşadıklarımızı oturup bir kâğıda sıralayarak yazmayı deneyerek, memleket olarak başımıza ne geldiğini daha iyi kavramak mümkün. Erdoğan haklı. Adalet için yüzlerce kilometre yürünmüş, Cumhuriyet tarihinin en büyük mitinglerinden birinde adalet özlemi haykırılmış. Demek ki bir zulüm var. Sayın Erdoğan haklı. Yeni dönemde daha fazla demokrasi, daha güçlü hukuk devleti, daha geniş özgürlükler ve bağımsız yargıya ihtiyaç sonsuz. Sayın Erdoğan iktidarı neden kaybedeceğini açıkça dillendirmiştir. Bütün bu olanların, içinden geçtiğimiz ekonomik buhranın da sebebi olduğu hesaba katılırsa sayın Cumhurbaşkanı’nın teşhis gücünü alkışlamamak elde değil. Teşhis doğru. Tedavinin yolu ise olabilecek en geniş ittifakla demokrasiyi kurmak.
...***
İhsan çaralan, 28 Nisan tarihli Evrensel gazetesinde, “‘Baskın seçim'in ilk rüşveti imar affı!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Bugüne kadar Merkez Bankası (MB) faizleri artırırken, hep “25 baz puan”lık artışlar yapıyordu. Bu küçük artışlarda bile Cumhurbaşkanı, “faiz lobisi”ni sorumlu tutuyor, ekonomi bürokrasisine “faiz lobisinin adamları” diye ağır suçlamalarda bulunuyordu. Hatta Erdoğan, birkaç hafta önce, ekonomiden sorumlu bakan yardımcısı da dahil ekonomiyle ilgili bakanları bile “Arkamdan iş çeviriyorlar” diye suçlamıştı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Bu sefer MB faizde, öncekilerden üç kat fazla bir artış yaparak, faizleri “75 baz puan” artırdı. Ama ne Cumhurbaşkanından ne de onun ekonomi uleması başdanışmanlarından bir ses çıkmadı. Çünkü artık ekonominin bir “krizin eşiğine geldiği”nin farkındalar ve bir kıvılcımın yangını tutuşturabileceğinden korkmaya başladıkları anlaşılıyor. Ki gelişmeler, seçimlerin erkene alınmasının arkasında, “Ekonominin 2019’a kadar dayanamayacağı” gerçeğinin yattığını daha açık göstermeye başlamıştır.
Bu da seçimleri bir “rüşvet dağıtımı” kampanyası olarak yürütmeye alışmış iktidar partisi için, önemli bir sorun olacağına işaret etmektedir.
Bu yüzden de 24 Haziran’da yapılacak “baskın seçim”de, Erdoğan-AKP yönetiminin, “rüşvet dağıtımı”nda elinin önceki seçimlerdeki kadar rahat olmayacağı anlamına geliyor. Nitekim Hükümetin ilk “rüşvet müjdesi”nin, bütçeye yeni bir yük getirmeyecek, ama yerel siyaset erbabını da motive edecek “imar affı” olacağı anlaşılıyor.
İspanya dönüşü uçakta gazetecilerin sorularına yanıt veren Başbakan Yıldırım, “İmar affı değil imar barışı” diyerek seçimde “ilk rüşvet”in “imar affı” olacağını doğrulamış oldu.
Kuşkusuz adı ne olursa olsun, dağıtılmak istenen rüşvetin iki boyutu var. Bunlardan birincisi, yereldeki rant dağıtımını yenileyerek yerel yandaş siyaset erbabını motive etmektir. Bu, bazı belediye başkanlarının istifa ettirilmesiyle başlayan sürecin bir adımı olarak da anlaşılmalıdır. İkinci boyutu ise; kentlerimizin yakın tarihinde “Gecekondulara tapu vermek” olarak bilinen, ama günümüzde daha da geniş olarak, “İmar Yasası’na uymayan yapıların yasallaştırılması” boyutudur ki; bunun milyonlarca kişiyi ilgilendiren bir sorun olduğu tartışılmazdır.
Özellikle sorunun, “gecekonduya tapu” boyutu, Türkiye’de şehirleşmenin hızlandığı 1950’li yıllardan beri her seçimin başlıca vaatlerinden birisidir. Ve seçime katılan başlıca partiler, “Gecekonduya tapu vereceği”ni kampanyalarının en önemli vaatlerinden yapmışlardır. Dahası her dönemin iktidarları gecekondu yapımını, seçim dönemlerinde daha açıkça teşvik etmiştir. Dolayısıyla sermaye partilerinin halkın sağlıklı konutlarda yaşaması gibi bir imar politikası olmadığı gibi, sermaye partileri halkın her sorunu gibi, barınma sorununu da istismar etmişler; “oy”a ve “kâr”a çevirmeye çalışmışlardır.
AKP’nin ve Hükümetinin, İmar Yasası üstünden yerel siyasetin, özellikle AKP’nin yerel siyaset erbabının bir bileşeni olan müteahhitlerin ve büyük firmaların ruhsatsız inşatlarını ve arazilerini yasallaştırarak onları rahatlatacağı muhakkaktır. Hatta bu rüşvet hamlesine, “sektöre destek” denerek, “meşruiyet” kazandırılmak istenecektir.
...***
Mehmet Faraç, 28 Nisan tarihli Yeniçağ gazetesinde, “"24 Haziran"ın ürkütücü iddiaları!..”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“2002 yılında üç ayda kurulan AKP, kendi sihirli gücüyle mi geldi iktidara?.. Elinde sihirli değnek mi vardı Recep Tayyip Erdoğan'ın?..Ya da AKP tayfası olağanüstü donanımlara mı sahipti de, ardı ardına seçim kazandılar ve sonunda tek başına iktidar koltuğuna çakılıverdiler?..Hiç kuşkunuz olmasın; Siyasetteki kayıplarda olduğu gibi başarılarda da "eksi" ve "artı"ların çok etkili, yönlendirici, farklı ve ders verici yansımaları vardır...”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadere yer veriyor:
...***
Sosyal, siyasal ya da ekonomik olsun; bir yerde toplumu esir alan, rejimi sarsan, gidişatı bozan ve gelecek kaygısı yaratan derin bir sıkıntı varsa sebebi baştan bellidir;Çıkmazlar, beceriksizlikler, donanımsızlık, örgütlenme şaşkınlıkları ve bitmeyen yönetim yanlışları...Ve de hiç kuşkunuz olmasın; işte o sıraladığımız çıkmazlar her fırsatta rakipler için basitçe yanaşılan limanlar ve kolaylıkla at koşturulan mevziler oluverir!.. Sandıktaki derin kuşku!..Amacımız toplumu nedense uzun bir uykunun tünellerinde oldukça duyarsız hale getiren "gaflet" meselesi üzerinden ahkam kesmek değil... Dikkatli takipçilerimiz konunun nerelere kadar gidebileceğini elbette bilirler...Hele de konu, baskın seçimin siyaseti allak bullak ettiği bir dönemde deşiliyorsa, gafletin yol açtığı ve ileride de açabileceği tehlikelere dikkat çekmek kaçınılmaz oluyor...Soralım o halde; Muhalefet partileri 24 Haziran'da yapılacak olan şaşkın ve de baskın seçime ne kadar hazırlıklıdır?.. Ne kadar hazırlıklıdır acaba, milletin umut bağladığı siyasetçiler sandıkta beklenen büyük kavgaya?..Seçmen listelerindeki oyunlara; boş apartmanlara, terk edilmiş gecekondulara ve olmayan ev adreslerine yazılan hayali seçmenlere, ölü (!) seçmenlere ne kadar hazırlıklıdır siyasetin muhalefeti?..Türkiye'nin tüm mahallelerinde, mezraları ve köylerinde, yani on binlerce sandık başkanının belirlenmesinde, gözetmenlerin saptanmasında, sandıkların korunup kollanmasında, seçim akşamı oy pusulalarının tarafsız ve güven içinde sayılmasında ve de en önemlisi "tutanak"ların hilesiz yazılmasına ne kadar hazırlıklıdır muhalefet?..