Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: Yeni aflar geliyor
Evrensel:
Erdoğan: Parti kurarak benim Kürt kardeşlerimi sömürdüler
Yenişafak:
Erdoğan:Faiz belasını bitireceğiz
Sözcü:
İnce’den Öğretmenlere peş peşe müjdeler
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
…***
Ahmet İnsel, 12 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Enkaza işaret etmek yeterli değil”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Tayyip Erdoğan, baskın erken seçim kararını gerekçelendirirken, enkaz sözcüğüyle birlikte anılan bir kelime kullandı: deprem. O tarihe kadar erken seçimden bahsetmeyi aczin ifadesi olarak görmüş, bunu talep edenleri aşağılamış, ihanetle suçlamıştı. 21 Nisan 2018’de yaptığı konuşmada, “24 Haziran’da seçim yapma kararının bir çeşit depreme hazırlık faaliyeti” olduğunu ilan etti. Böylece yıllardır başında olduğu yönetimin ülkeyi deprem türü bir felaketin yaratacağı enkazın altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığını ifşa etti. “İç ve dış siyasi, askeri ve ekonomik gelişmelerin seyri”, Tayyip Erdoğan’a göre depremin kapıda olduğunu gösteriyor. Erken seçim, cumhurbaşkanlığı hükümeti sistemini bir buçuk yıl beklemeden yürürlüğe sokarak, “depremin yıkıcı etkilerine karşı hazırlık yapılmasını” sağlayacak(mış).”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Akla hemen iki soru geliyor. Birincisi, haldeki durumda, rahat bir Meclis çoğunluğuna sahip, başkanlık sistemini fiilen yürüten, hem çoğunluk partisinin başkanı, hem cumhurbaşkanı, hem hükümetin asbaşkanı olarak bütün yetkileri elinde toplayan Erdoğan’ın, yaklaştığını iddia ettiği depremin enkazı altında ülkenin kalmasını engelleyecek önlemleri şimdi neden almadığı, alamadığı sorusu. Elini tutan herhangi bir şey var mı?
İkinci soru, birinciyi tamamlıyor. Böyle büyük bir “iktisadi, askeri ve siyasal felaketin” kapıda olmasının birinci hatta yegâne sorumlusu, on beş yıldır tek başına iktidarda olan kendisi ve partisi değil mi? 24 Haziran sonrasında iktidarda kalmaya devam ederlerse, bu durum neden ve nasıl değişecek? Daha büyük bir enkazın altında hep birlikte kalmamız kaçınılmaz olmayacak mı?
Erken seçim sonrasında gerçekten ülkeyi son derece zor bir dönem beklediğini herkes biliyor. Durum şimdi zaten büyük ölçüde bir felaket. Sadece hukuk devletinin yürürlükten kalkmış olması nedeniyle değil. İktisadi alanda giderek daha fazla tökezleyen, nakavt olmaya yaklaşmış boksörün sağa sola savurduğu yumruklara benzeyen çırpınış önlemleri alan bir yönetimi, AKP’nin aklı başında iktisat sorumluları bile savunmakta zorlanıyor. Muhalefetin seçim öncesi kalan kısa zaman içinde gerçekçi bir detaylı durum değerlendirmesi tablosu çıkarması elzem.
CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu, 2002-2017 arasında işlenmiş insan hakları ihlallerini, “AKP iktidarının hak ihlalleri enkazı” başlığı taşıyan 70 sayfalık bir broşürde toplayıp, yayımlamıştı. Bunun benzerlerinin iktisadi alanda, sosyal konularda, devlet yapısı ve kurumlar konusunda, eğitim ve kültür alanlarında, dış politikada, abartıp şişirmeden, somut veri ve gerçekçi tespitler eşliğinde ortaya dökülmesi, savunmaya çekilmiş iktidar partisinin daha fazla savunmaya itilmesi mümkün.
Bu çok boyutlu döküm ışığında, Erdoğan ve AKP’den yönetimi devralmaya aday olanların hızla ne tür önlemler alacaklarını göstermeleri beklenir. İktidarı kaybetse de bir süre bütün kamu kurumlarını elinde tutmaya devam edecek bir güce karşı halkın desteğini almanın ön şartı, bu şeffaflıktır. İktidar değişikliği sadece “sıkıldık” ve “yeter tamam” demekle gerçekleşmeyecek bir iştir. Bunları ifade etmek önemlidir ve bugün toplumda sayısı artan bir kesimin ruh halini yansıtıyorlar ama ortada bir enkaz varsa, bunun nasıl kaldırılacağı, zorlukları, imkânlarının anlatılması, tartışılması, seçmenlere “iyi yönde değişim mümkündür” umudu vermek için elzemdir. AKP’nin yönetimi kaybetmesiyle hızla elde edilebilecek olan hukuk devleti güvenliğinin ihdası ve toplumsal huzur da azımsanacak bir değişim olmayacaktır.
…***
Arslan Akbulut, 12 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “"Sandıklar açılınca şaşıracaksınız"”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Balıkesir, Yeniçağ ekibini yolda sağanak yağmurla karşıladı. Gerçi siyah bulutların altından geçtikten sonra yağmur dindi. Bu bereketli topraklara ve adı Kuvayı Milliye ile anılan bu güzel şehrin güzel insanları arasında kendimizi evimize gelmiş gibi hissettik.Meral Akşener'in mitingine epey vakit vardı. İYİ Parti Karesi İlçe Başkanlığı'na uğradık.Karesi İlçe Başkanı Özgür Öksüz, "Türkiye değişim istiyor." diye durumu özetledi. Yöneticilerden Selçuk Çıvgın, "Balıkesir'de İYİ Parti'ye en az yüzde 35 oy ve 3-4 milletvekili bekliyorum. AKP-CHP'den gelip katılanlar da var." dedi.M. Recai Yıldırım ise "Bu gördüğünüz arkadaşların çoğu bugüne kadar siyasete girmemiştir.diyen yazar, yazıxswının devamında şuı ifadelere yer veriyor:
…***
İlk siyasi tecrübelerini İYİ Parti ile yaşıyorlar. Siyasette yeni yüzler var. İl genelinde aktif olarak çalışan arkadaşların yüzde 90'ı yenidir" diye bilgi verdi.İl merkezini de ziyaret ettik. İl Sekreteri Mustafa Parlak, "Sözün bittiği yere gelmiş bir kitle var" dedi ve esnafla, köylüyle yaptığı sohbetleri aktardı.Esnaftan yaşlıca bir bey, İYİ Parti'nin seçimlerden nasıl bir netice alacağını sormuş. Mustafa Bey de, "Bizim tahminimiz objektif olmaz. Siz söyleyin." diye cevap vermiş. Esnaf da "Sandıklar açılınca şaşıracaksınız. Oy patlaması yaşayacaksınız. Şu anda İYİ Parti'nin havası, AKP'nin 2002 öncesi durumuna benziyor" diye fikrini söylemiş.
"AKP'nin gelişi gibi" benzetmesini bana mesaj gönderen okurlarımdan bazıları da yapıyor. "Tabii Allah sonunu benzetmesin." de diyorlar.Mitingde Meral Hanım da, "Allah beni sizin huzurunuzda boynu bükük bırakacak bir duruma düşürmesin" mahiyetinde sözler söyledi.***Bir köylü de Mustafa Bey'in "Kime oy vereceksiniz?" sorusuna "Biz artık evde yönetimi kaptırdık. Hanım 'kadına vereceğiz' diyor. Biz de mecbur ona vereceğiz." diye cevap vermiş."Oylarımız kadına" sözü buralarda yaygın. Bilindiği gibi, ülke genelinde seçim çalışmaları, mahalle veya köy kahvesini ziyaret ve adayların kendilerini tanıtması, sonra da konuşma yapması şeklinde icra ediliyor. Balıkesir İYİ Parti teşkilatı bu şekilde çalışmıyor. Köy veya mahalle kahvesine grup olarak gidiyorlar. Sonra her biri, vatandaşın ayrı ayrı oturduğu masalara misafir oluyor. Birebir, yüz yüze sohbetlerde bulunuyorlar.
…***
Faruk Çakır, 12 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “5 dakikada aday seçilir mi?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Her olağanüstü hal dönemlerinde olduğu gibi şimdilerde de gazetelerin iyi imtihan vermediği bir devreden geçiyoruz.Türkiye tarihi incelendiğinde gazeteler ve bir bütün olarak medyanın ekseriyetle imtihanı kaybeder şekilde yayın yaptığı görülür. Medyanın her türlüsü hak, hukuk ve adalet demiş olsaydı ülkemiz bu kadar sıkıntı çeker miydi?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Medyanın en çok eleştirildiği dönemlerden biri de 28 Şubat 1997 sürecindeki yayınlarıdır. Elbette eleştiriler sadece bu dönemle sınırlı değildir. Tarihe geçtiği üzere 27 Mayıs 1960 öncesi ve sonraki yayınlar da demokrasi tarihi bakımından kara bir dönemdir. O dönemde de yalan, iftira, abartma ve yanıltma at başı seyretmiştir.
Muhtemelen çoğu kişi günümüzdeki medyanın 28 Şubat süreci ya da 27 Mayıs dönemleriyle kıyaslamanın haksız olduğunu düşünür. Elbette farklar vardır, ama bazen o dönemi de aratan insafsız yayınlar yapıldığı görülüyor. Şimdilerde güya medya vasıtaları, gazeteler ve televizyonlar ekseriyetle ‘mütedeyyin’ insanların kontrolünde. Fakat yayınlara bakıldığında bu kanaati destekleyen mesajları görmek kolay değil. Hem ne zamandan beri ‘kötü’ emsal olmaya başladı? Günümüzdeki medya sahiplerine bu mesele hatırlatıldığında, “Eskiden de onlar şöyle yayın yapardı, böyle yayın yapmışlardı” demek suretiyle kendilerini temize çıkarmak istiyorlar. Mümkün değil, çünkü onlar zaten ‘fena’ydılar ve milletin ahını alıp gittiler. Şimdiler de aynı yanlışları yapmaya devam ederse merak etmesinler onlar da bir şekilde ah alıp gitmeye mahkûm olurlar.
Türkiye’nin gündemini meşgul etmiyor, ama bahsettiğimiz ‘sahipleri mütedeyyin olan ya da bilinen medya’nın müstehcenlikte en kötülerle yarıştığı görülmüyor mu? Türkiye’yi idare edenlerin bir defa olsun bu konuda söz söylediğini, bu gazete ve televizyonların sahip ve yöneticilerine “Siz ne yapıyorsunuz? Gençliği ateşe atan bu yayınlar neyin nesi? Kendinize çeki düzen verin” dediğini duydunuz mu? Bu müstehcen yayınları dert olarak görmeyen biri Türkiye’yi arzu edilen istikbale götüremez.