Mayıs 19, 2018 08:50 Europe/Istanbul

Evrensel: İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi'nin 30 maddelik sonuç bildirgesi

Yenişafak:

Filistin’e yardım seferberliği

Yeniçağ:

Abdüllatif Şener: Muhtemelen CHP'den milletvekili adayı olacağım

Aydınlık:

BM’den İsrail katliamına soruşturma

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Çiğdem Toker, 18 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Sandık kurulları için seferberlik”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Ne adayların miting performansı, ne vaatler ne başka bir şey. İçinde bulunduğumuz şu günlerde, 24 Haziran sabahı için, altı kişilik sandık kurullarında boş koltuk kalmamasını sağlamaktan daha öncelikli konu yok. Üstelik bunu yapmak için zaman çok dar. 1 Haziran’a kadar. Zaman baş döndürücü hızda akarken gözden kaçıyor: Bu seçim sadece OHAL altında değil, AKP lehine işleyecek/işletilecek “yeni” kurallarla yapılacak. Ve eğer -MHP dışındaki- muhalefet partileri, bu sisteme yönelik güçlü bir hazırlık yapmazsa, seçim günü Türkiye genelindeki bütün sandık kurullarının AKP etki ve gölgesinde görev yapma olasılığı yüksek.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Bu işe kafa yoran, çabalayan gönüllü yurttaş grubuyla görüştüm. Seslerinin duyulmasını istiyorlar. Konu biraz teknik görünse de anlatmak gerekiyor.

Adım adım gidelim:

- Sandık kurullarının nasıl oluşacağı, görev ve yetkileri 135 sayılı YSK genelgesiyle ilan edildi. Buna göre sandık kurulları 1 başkan, 6 asil, 6 yedek üyeden oluşacak. 5 üyeyi siyasi partiler verecek.

- Burada kriter son seçime katılmak üzerinden belirlendi. İYİ Parti’nin sandık kurullarına üye verme hakkı bulunmuyor. Ve bu temel bilgi az biliniyor.

- Gelelim düğüm noktasına: Bazı siyasi partiler sandık kurulu için üye bildirmez, ya da bildiremezse İlçe Seçim Kurulu o partinin üyesinin yerine, en yüksek oyu alan partiden birini atayabilecek.

- Seçim günü, her sandıkta seçimin başlamış sayılması için dört kişinin varlığı yetiyor.

Bir başkan üç üye. Ve sandık kurulu başkanları ilk kez atanmış kişilerden oluşacak. İlk kez.Kim oturacak? 135 sayılı genelge ile ilk kez ortaya çıkan iki soru işareti:

- Sabah erkenden, diyelim ki başkan, atanmış üye, AKP üyesi ve MHP üyesi ile dört kişi toplandı. Sandık kurulu başkanı, “Dört kişi olduk, yemin edip başlayalım” diyecek mi?

- Veya dört kişiden kalan iki boş koltuğu kendisi mi dolduracak?

Üsküdarlı okurlarımız, 135 sayılı genelgenin kuralları üzerinden örneği ilçelerinden veriyor:

1 Kasım 2015 seçim sonuçları: AKP yüzde 47.9, CHP yüzde 33.7, MHP yüzde 9.5, HDP yüzde 6.5, SP yüzde 0.8. Bu sonuçlara göre sandık kuruluna üye vermeye hakkı olan 5 parti AKP, MHP, CHP, HDP ve SP. Referandumda Üsküdar’da toplam 1019 sandık vardı. Bu sayının aynı kalacağı varsayımı altında ittifak yapan AKP ve MHP 1019 sandık için üye verecektir. CHP’nin de 1019 sandık için asil ve yedek üye bildirme sorunu olmayacak. Şimdi geliyoruz en kritik yere. Düğüm noktasına: Üsküdar örneği üzerinden HDP ve SP’nin 1019 sandık kurulu üyeliğinin tamamına yetecek gönüllü sayısını bulması kuşkulu görünüyor. Diyelim ki sadece 519 sandık için ilçe seçim kuruluna üye bildirirse, işte bu genelgeye göre Üsküdar İlçe Seçim Kurulu 600 sandığa AKP’den üye atayabilecek.

Böyle bir kompozisyonun güvenli bir sayım döküm işlemi yapacağına itimatı yüzde 100 mü? Peki çare ne?  Çare, hafızalarda taze iki örnekteki “demokrasi” yaklaşımını benimsemek. CHP’den 15 milletvekilinin demokrasi için İYİ Parti’ye geçişi, 100 bin imzayla cumhurbaşkanı adayı olmak isteyene ayrım gözetmeden imza vermek gibi. Parti ayrımı gözetmeden. Burada da gücü olan muhalefet partisinin kimlik ve ideoloji ayrımı yapmaksızın sandık kurullarında boş koltuk kalmamasını sağlamak üzere görevlendirme yapması.

…***

İhsan Çaralan, 18 Mays tarihli Evrensel gazetesinde, “Böyle bir seçim rüşvetçiliği görülmedi!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyo.

“Seçimle döviz fiyatlarının önlenemez yükselişi ve en temel tüketim mallarındaki fiyat arıtışlarının hızlı yükselişi arasına sıkışan Erdoğan-AKP iktidarı, göz boyama önlemleriyle 24 Haziran seçimini kurtarmaya çalışıyor.Hükümetin bu konuda attığı son adım; benzin, motorin ve doğal gazda, “ÖTV’yi fiyat artışı kadar düşürerek”, fiyat artışının vatandaşa yansımasını önlemek!”diyen yazar, yazısnın devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Bütün tüketim mallarında fiyatlar artıyor. Dahası emekçilerin kullandığı yiyecek, içecek, giyecek gibi temel tüketim mallarında fiyatlar çok daha hızlı artıyor. Ama akaryakıttaki ÖTV yüksekliği nedeniyle Türkiye dünyanın en pahalı akaryakıtını kullanan ülke durumunda. Çünkü fiyatın üçte ikisini ÖTV+KDV yükü oluşturuyor. Bu da elbette tüketiciler içinde öfkeye dönüşecek bir hoşnutsuzluğa neden oluyor.

Son aylarda dolardaki artış hızlanıp, ham petrol fiyatları da yükseliş trendine girince benzine, motorine, doğal gaza her hafta, hatta haftada birkaç kez zam yapılıyordu. Bu da araç sahiplerinde tepki uyandırıyordu. Hele de son aylarda dolardaki yükselişin ve ham petrol fiyatlarındaki artışın daha da hızlanmasıyla benzin ve motorin fiyatları rahatsız edici bir boyuta ulaşmıştı. Bu yüzden birkaç hafta önce Hükümet, akaryakıt dağıtıcısı patronların örgütüne “Dövizdeki her artışı hemen fiyatlara yansıtmayın, biraz bekleyin” diyerek, artışı gözlerden saklamaya çalıştıysa da bunda başarılı olamadı. Nitekim birkaç gün önce, akaryakıt dağıtıcıları, yeniden zam yapmaya başladılar.

Kısacası öyle anlaşılıyor ki Hükümet, akaryakıt fiyatlarındaki artışın toplumsal bir öfkeye dönüşmesinden çekinerek, ÖTV’nin bir bölümünden vazgeçerek benzin, motorin ve doğal gaz fiyatlarındaki artışın ÖTV’den karşılanmasını amaçlamıştır.

Elbette bu, bütçe açığının daha da büyümesi demektir. Ve bu, aynı zamanda vatandaşa yeni bir faturanın daha çıkarılması anlamına gelmektedir. Çünkü bu girişimiyle Hükümet, araç sahiplerine bir “seçim rüşveti” vermektedir. Erdoğan-AKP iktidarının önde gelenleri rüşveti kendi ceplerinden değil de Hazineden verdikleri için de, ÖTV’den vazgeçmek, araç sahibi olmayan vatandaşların cebinden araç sahiplerine para aktarma anlamına da gelmektedir.

…***

Cevher İlhan, 18 Mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “Türkiye’den Filistin beklentisi”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Barış ve rahmet ayı Ramazanın arifesinde Filistinlilerin “Nakba/büyük felâket günü” olarak niteledikleri İsrail işgalinin 70. yılında halkın demokratik sivil protesto gösterilerine gerçek silâh ve mermilerle ateş yağdırılması vahşeti, İslâm dünyasına büyük bir sorumluluk yüklüyor.Bu noktada öncelikle ana muhalefetin, Kudüs’ün Filistin’in başkenti olduğunun ispatı için Telaviv’deki Türkiye Büyükelçiliğinin derhal Doğu Kudüs’teki Başkonsolosluğa taşınması ve “Mavi Marmara Anlaşması”nın feshi çağrısı fevkalâde önemli.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Ne var ki, meydanlarda İsrail’e veryansın edip meydan okuyan iktidar cephesi, başta sözkonusu anlaşma olmak üzere, İsrail’le ekonomik, askeri, siyasi tüm anlaşmaların iptali ya da askıya alınmasına dair yaptırımların uygulanmasına yine yanaşmıyor. Bu konudaki önerinin Meclis Genel Kurulu’nda AKP ve MHP’lilerin oylarıyla reddedilmesi bunun açık tezâhürü.

Gerçek şu ki “Mavi Marmara Anlaşması” şartlarının başında gelen İsrail’in Gazze’deki amansız ablukası ve ambargosu kaldırılmadı, daha ağırlaştırılarak sürüyor. Keza uluslararası sularda Türk bayraklı insanî yardım gemisine saldırıp hunharca katlettiği dokuz vatandaşın her biri için 20’şer milyon dolar “tazminat” yerine “İsrail’in bir lütfu” gibi hepsi için toplam 20 milyonluk “bağış”la mesele oldu bittiye getirildi. Ayrıca uluslararası kurallara göre resmen-yazılı olarak “özür” dilenmesi gerekirken, Netanyahu’nun Obama’nın yanında Erdoğan’a özel telefonuyla kayıtlara geçirilmemiş “üzüntü beyanı” ile o iş de geçiştirildi. “kanlı Pazartesi”den sonra muhalefetin ısrarla henüz açık olan Meclis’in çalıştırılarak başta “Mavi Marmara” olmak üzere İsrail’le sürdürülen bütün anlaşma ve işbirliklerini iptal etme, en azından askıya alma teklifini nazara almayan iktidarın, apar topar Meclis’i “seçim tatili”ne sokması ve halka karşı “terör devleti” diye lânetlediği İsrail’in “alçakça katliâmına”, “zulüm ve soykırımı”na karşı hiçbir şey yapmaması, iki yüzlü çelişkili çarpıklığı ele veriyor.Ve Ankara’nın iflâs eden “İsrail politikası”, İsrail’in yüz bulup daha da şımarıp küstahlaşmasına sebebiyet veriyor.