Türkiye'den köşe yazarları
Cumhuriyet: AKP'de tartışılacak liste: Arınç'ın oğlu aday, Şimşek yok
Evrensel:
Tutuklu Cumhurbaşkanı Adayı Demirtaş'ın tahliye talebi reddedildi
Yeniçağ:
İzmir'deki FETÖ davasında karar! 104 kişiye müebbet
Aydınlık:
Kur rekorları cep yakacak
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Kemal Can, 21 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Seçimin arka plan senaryoları”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Henüz seçim havası sokaklara yayılmasa da, kimin ne oy alacağı, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalıp kalmayacağı, olası Meclis aritmetiği konusunda tahminler, tartışmalar artıyor. Ancak bu seçimin önemli farklarından biri, artık sayılı gün kalmış olsa da kapalı senaryolarının gündemi hâlâ daha fazla işgal etmesi. Ekonomik kriz tartışmaları seçime nasıl yansıyor?”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
***
Sadece Türkiye için değil, belki bütün dünyada siyaset bilimi ve siyasal iletişim açısından ender bulunacak bir deneyin ortasında yaşıyoruz. İktidar partisi ekonomik kriz tehlikesini bir avantaj gibi kullanmayı, istikrarı şantaja çevirmeyi deniyor. Muhalefeti “bizi devirmekten başka projeleri yok” diye eleştirirken, başta döviz olmak üzere önemli göstergelerdeki bozulmaya ilişkin “değişiklik ihtimali bile bunu yarattı, iktidar değişirse ne olacağını siz düşünün” diyor.
Ölçüsüz seçim paketlerinin kararsız seçmeni ne kadar etkileyeceği tartışmalı. Fakat tartışılmayacak bazı sonuçların alanda hissedildiği de ortada: Birincisi, kimilerine göre AKP oyunun üçte birini (toplam oyun yaklaşık yüzde 15’i) oluşturan, iktidardan doğrudan fayda sağlayan kesimlerin huzursuzlanmasını engellemek. İkincisi, çeşitlenmiş vaat saldırısıyla muhalefeti kısa vadede yarışması zor bir alana çekerek karşı kampanyanın odağını bozmak.
• Batı’yla, uluslararası sistemle ilişkiler değişiyor mu?
Erdoğan’ın Britanya gezisi ve The Times’ta çıkan ve mealen “bu iktidarla devam daha akıllıca” diye yorumlanabilecek makale üzerinden çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Derin komplolara uzanan tartışmalarda, AKP Batı’yla yeniden mi uzlaştı, Batı yeni aktör mü arıyor, soruları gündeme geliyor. Seçim öncesi verimli propaganda zemini sağlayacak Kudüs olayına beklendiği kadar yüklenilmemesi, “ey Batı” nidalarının duyulmaması kanıt olarak gösteriliyor. Uluslararası sistemin, ekonomik güç merkezlerinin belirli siyasi sonuçları daha çok istemesi, destek vermesi bir realite. Bu çevrelerden onay alma görüntüsü de, iktidar sahiplerinin sık kullandığı argümanlar. Ancak, siyasetin tamamen “güç merkezleri” tarafından yönetilen bir alan olmadığı da ortada. Eğer öyle olsaydı, yine aynı yorum sahiplerinin daha önce yaptıkları, “bu iktidar artık kesinlikle gözden çıkarıldı” iddiası şimdiye kadar karşılık bulmuş olurdu.
• Seçim sürecindeki ittifaklar, 24 Haziran’da yenilenecek mi?
Seçimin arka planında çok konuşulan konulardan biri de, sonuç ne olursa olsun yeni iktidarın nasıl bir koalisyonla kurulacağı, ittifakların seçim sonrasına nasıl aktarılacağı. İktidar uzunca bir süredir muhalefeti yekpare bir karşı cephe olarak değil, uyumsuzluk açısından farklılıklarıyla eleştirmeye yöneldi. “Bunlar aynı” tezi artık işe yaramayınca, “bunlar çok farklı” denilerek koalisyon zemininin zayıflatılması deneniyor.
İttifak tazelenmesi, mevcut iktidar açısından da gündemde. Kulislerde, AKP’nin sonuçlara göre veya açık tehlikelere karşı alternatifler hazırladığı konuşuluyor. Ortak değiştirmekten, çizgi revizyonuna kadar birçok seçeneğin masada olduğu söyleniyor. Fakat, iktidar cephesinde bu konuda bir netleşme yerine belirsizlik, hem ihtimallerin getirisini canlı tutmak, hem de karşı tarafta yarattığı kafa karışıklığı nedeniyle daha faydalı bulunuyor.
...***
Orhan Uğuroğlu, 21 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Onlar uzman değil AKP'nin tetikçileri”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Medya'nın yüzde 95'ten fazlası yayınlarını, tek adamın patronluğunda AKP'nin borazanı olarak yapıyor.Profesör, Doçent, Doktor, Öğretim Görevlisi gibi unvanları, araştırmacı, anketçi, siyaset bilimci, avukat, hukukçu, gazeteci, yazar, sosyolog, psikolog, tarihçi, ekonomist gibi meslekleri olanları görüyoruz medyada.Kim bunlar?Neden hep aynı insanlar çeşitli medya kuruluşlarında yer alıyorlar?Bunlar bilin ki medya tarafından maaşa bağlanan AKP'nin algı ekibidir.Görevleri AKP'yi başarılı göstermek, muhalefeti de yerden yere vurmaktır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Karşılarına muhalefet temsilcisi olarak çıkarılanlar ise ne siyaseti, ne siyasi tarihi ne de tartışma üslubunu bilen zayıf insanlardır.Bu profesyonel AKP ekibinin saldırılarına, yargısız infazlarına, yalanlarına, yanlış yorumlarına, algı operasyonlarına yanıt verememektedirler.Sözleri RTÜK yasasına göre yaptırım gerektirir ama AKP ve MHP RTÜK'te üye çoğunluğuna sahip olduklarından yapılan şikayetler havada kalmaktadır.Anketlerin yayınlanması yasak olduğu halde bu uzmanlar neredeyse Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilmiş, AKP de Meclis'te çoğunluğu elde etmiş gibi rakamları hiç çekinmeden vermektedirler.Son örnek; Fox TV Çalar Saat canlı yayınında İlker Karagöz'ün konuğu Mehmet Ali Kulat adlı araştırmacının sözlerinde görüldü.Ankaralıymış da siyaseti iyi bilirmiş de tüm partilere raporlar vermiş de öyle bir uzmanmış ki, adını sanını ilk defa duyduk Karagöz sayesinde.İYİ Parti yüzde 11, Meral Akşener ise yüzde 9 seviyesindeymiş!Hadi oradan, hadi oradan... Kulat, palavra at demekmiş...Son 3-4 gündür adı sanı bilinen ve her seçimde çok az hata ile sonuçları tahmin eden saygın araştırma şirketlerinin araştırmaları gösteriyor ki İYİ Parti de Meral Akşener de yüzde 20'lerin üzerinde.Çalar Saat canlı yayınında Siyaset Bilimci Prof. Dr. Tarık Şengül il il yaptıkları bilimsel araştırmaya göre MHP'nin sadece 10 milletvekili ile Meclis'e girebileceğini söyledi ki, İlker Karagöz apar topar sohbeti bitirip haberlere geçti.Tek adam medyası kapılarını Meral Akşener'e ve İYİ Parti'ye açıkça kapatıyor.Muharrem İnce'yi ara sıra, Temel Karamollaoğlu'nu da nadiren ekranlara, sayfalarına taşıyorlar.
...***
Faruk Çakır, 21 mayıs tarihli Yeniasya gazetesinde, “Cezaevlerindeki feci durum”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Seçimler öncesi gündeme gelen meselelerden biri de kısmî af çıkartıp cezaevlerindeki yoğunluğu azaltmaktır. Yine öyle oldu ve seçime sayılı günler kala “Af çıkar mı çıkmaz mı?” tartışması başladı.Seçimden önce ya da sonra bir af kararının alınıp alınmayacağını elbette bilemeyiz. Fakat ‘af çıksın’ talebinin MHP tarafından dile getirilmiş olması, bu talebin yabana atılmayacağını akla getiriyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
...***
Ortada inkâr edilemez bir gerçek var: Cezaevlerinde tahminlerin üzerinde tutuklu ya da hükümlü var. Bu durum Türkiye’de adalet sisteminin adil bir şekilde işlemediğini göstermez mi? Cezaevlerinde 2000 yılında 49 bin kişi varken, bugün bu rakam 230 bini aşmış durumda. ‘Suçlu’ ya da öyle görülenlerin sayısının bu kadar artmış olması Türkiye’nin büyük dertlerinden biri değil mi?
“Adalet mülkün temelidir” kaidesi yabana atılabilecek bir tesbit değildir. Bir kişinin haksız yere bir gün dahi cezaevinde kalması kabul edilemez. Bu bakımdan hızlı ve adil işleyen bir adalet sistemi ertelenemeyecek bir ihtiyattır. Adalet sisteminin adil işlemediği yönünden umumî bir kanaat vardır. Keşke adalet terazisi hassas tartsa ve hiç kimse haksız yere hapse girmese.
MHP’nin ısrarla gündeme taşıdığı af meselesi cezaevlerinde olanlar ve yakınları nezdinde bir beklenti meydana getirir ve getirmiştir. Bu bakımdan böyle meseleleri dillendirmeden çok önce, dört başı mamur bir şekilde konuşulmasında fayda vardır. Eğer gerekiyorsa, idareciler buna karar verir ve varsa siyasî bedelini de öder. Ancak böyle bir mesele konuşuluyorsa gereğinin yapılması icap eder. Konuyu gündeme taşıyıp insanları beklenti içinde tutmak uygun değil.
Şunu da hatırlatmakta fayda var ki ‘devlet’ böyle bir karar alacaksa öncelikle ‘kendisine, devlete’ karşı işlenen kabahatleri affetmelidir. ‘Kader mahkûmu’ denilerek insanlara karşı fiilî suçlar işleyenleri affetmek yeni itirazlar doğurur. Böyle bir şey yapılmak isteniyorsa ‘mağdur’ların rızasını almak icap etmez mi?
Maalesef ülkemiz cezaevi sayısıyla övünür hale geldi. Cezaevlerinde kapasitenin üstünde insan olması ve hele hele bir yatağı 3 kişinin paylaşarak vardiyalı bir şekilde uyuması kabul edilebilir mi? Sadece bu bilgi bile hukuk sisteminin doğru işlemediğini ve cezaevlerindeki durumun iç açıcı olmadığını göstermez mi? Üstelik bu bilgi iktidarla ittifak kurmuş bir parti lideri tarafından ilân ediliyor. Bu tablo orta yerde olduğu halde kendimizi dünyaya anlatabilir miyiz?
Kusura bakılmasın, ama bir yatağı 3 tutuklu ya da mahkûmun paylaştığı cezaevlerinin olduğu bir ülke, ne ekonomide, ne siyasette, ne de dış politikada büyük ülke olamaz. Bu mesele en önemli mesele olarak görülmeli ve mutlak surette çare bulunmalı vesselâm.