Türkiye'den köşe yazarları
Aydınlık: Akşener: TRT’yi satacağım
Birgün:
Bayrak çalışması yaparken MHP'lilerin saldırısına uğrayan üyeleriyle ilgili SP'den açıklama
Cumhuriyet:
YSK'den şaibeli sandık taşıma ve birleştirme kararı
Evrensel:
Seçime Doğru: Millet aç ama hikayelere karnı tok!
Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:
...***
Özgür Mumcu, 26 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Nedir bu ‘senaryo’?”başlıklı yaızsını okuyucularla paylaşıyor.
“Devlet Bahçeli, 2001 krizinde hedefin Ecevit bugünkü krizdeyse Erdoğan olduğunu söyledi. “Senaryo aynı” dedikten sonra Erdoğan’a desteğini yineledi. Ancak ortada bir senaryo ve hedefe konan siyasetçiler varsa, neden bu senaryonun 2001 versiyonunda Ecevit’i desteklemediğini açıklamadı. 2001, dış mihrakların Türkiye üzerine bir oyunuysa, neden erken seçim çağrısı yaparak Ecevit hükümetinin düşürülmesine yol açtığını da anlatmadı. O erken seçimin Erdoğan’ı iktidara getirmesinin, şikâyet ettiği senaryonun bir parçası olup olmadığını da aydınlatmadı.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
Neden “erken seçim-kriz-Devlet Bahçeli” anahtar kelimelerini kendi deyimiyle her senaryo döneminde duyduğumuzu da henüz anlayabilmiş değiliz. Bahçeli’nin bir “devlet bilgisiyle” mi hareket ettiğine yoksa kaotik ve dağınık bir siyasi akıl yürütmeden mustarip biri mi olduğuna tarih karar verecek.
Komplo teorileri, popülist otoriter rejimlerin ana besin kaynaklarından biridir. Öncelikle iktidarlara sorumluluklarını üstlenmeme imkânı verir. İktidardayken kendini sürekli bir şekilde mağdur göstermenin de yoludur. Komplo teorilerine başvurmanın bir başka amacı daha vardır. Mesela bir ekonomik krizden etkilenen sosyo-ekonomik kesimlerin tepkilerini, krizin asıl sebepleri yerine başka hedeflere yönlendirmelerini sağlamak.
Komplo teorilerini yanlışlayamazsınız. Rasyonel düşünceye, neden-sonuç ilişkisine dayanmaz. Kendi içinde kapalı bir sistem oluşturur. Çürütmek için getireceğiniz her maddi delili de dönüştürerek, komplo teorisi anlatısının bir parçası yapabilir.
Kapalı toplumlar şeffaf değildir. Demokratik kamusal tartışma alanları kapalı ya da kısıtlıdır. Dolayısıyla kamuoyu siyasi gelişmeler hakkında yeterli bilgiye ulaşamaz. Yeterli bilgiye ulaşılamayınca boşluklar spekülasyonla doldurulur. İktidar eline geçirdiği medya eliyle manipülatif haber ve yorumları yayarak, bu spekülasyonları kendi istediği istikamete yöneltir.
Bu sebeple demokrasinin her alanda geriletilmesi, popülist otoriter iktidarlar için iktidarda kalmanın en güçlü araçlarındandır.
Demokrasi geleneği güçlü ülkelerdeyse, otoriter popülist siyasi akımlar sosyal medyanın getirdiği kakafoni ve geleneksel medyanın güç kaybetmesinden faydalanarak benzer bir durumu zorlamakta.
Bizde ve her yerde, önemli olan kriz mağdurlarına krizin asıl sebeplerini basit ve etkili bir şekilde anlatmaya çalışmaktır. Artık sürdürülemeyen neoliberal ekonomi politikaları ve buna dayanan balon büyümenin sorumluları bellidir. İdeolojik saplantıyla, ekonomi yönetimini dahi dinlemeyerek bugünkü tabloyu oluşturanlarda. Herhalde panik içinde bir kararla seçimi kriz tam anlamıyla patlamadan halletmek isteyenlerin de bu tablodaki payı açıktır. Ortada bir senaryo var. Ancak senaryonun ardındakiler bilemediğimiz karanlık ve soyut güçler değil. Yanlış ekonomik tercihlerinin suçunu başkalarının üzerine atmaya çalışan, her gün ekranlarda gördüğümüz gayet bilinen ve somut kişilerdir.
Seçim dönemi, bütün bu baskı ortamına rağmen, halka kendilerini fakirleştirenlerin kim olduğunu anlatmak için bir fırsat. Bu fırsatı iyi kullanan, sorumluları iktidardan uzaklaştırabilir.
…***
İhsan Çaralan, 26 Mayıs tarihli Evrensel gazetesinde, “‘AKP’nin seçim bildirgesi’, gerçekler ve dönemin özelliği”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın “manifestosu”ndan sonra önceki gün de AKP’nin “seçim bildirgesi” yayımlandı.Bütün haber kanalları saatlerce “bildirge seremonisini” ve ayrıntılarını naklen yayımladı.İyi ki de öyle yaptılar!Böylece, “O bildirgede neler neler vardı da medya duyurmadı” bahanesi kalmadığı gibi; vatandaş da günlerdir “Bildirgede her konuda vatandaşın taleplerine yanıt verilecek” sözleriyle vuku bulan propagandanın ne kadar kof ve yalan olduğunu görmüş oldu.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:
…***
Böylece, “her derde deva” olarak gösterilen “seçim bildirgesi”nin aslında Erdoğan ve AKP propagandasının çiğneye çiğneye çürüttüğü; yol, köprü, kanal, tünelllerden başka bir şey olmadığı görüldü. İnşaatlar üstünden yandaş şirketlere para akıtılarak sağlanan bu çarpık “büyüme”nin ucuz bir kalkınma edebiyatından ibaret olduğu da böylece ortaya çıkmış oldu.
Bu yüzendir ki; Erdoğan’ın “inandırıcılığı olmayan” ve “heyecan uyandırmayan” son manifestosu; AKP Seçim Bildirgesi”yle de tescillenmiş oldu. Dolayısıyla AKP Seçim Bildirgesinin “salonda bile heyecan uyandırmayan” bir bildirge olması boşa değildi.
Ne tuhaftır ki; AKP, sunulan “bildirge”de, herhangi normal bir partinin kendi “seçim bildirgesi”ne koyamayacağı ya da “Bunları bir an önce kaldıracağım” diyeceği iki konuya yer verdi! Üstelik bunları hem “geçmişin bir başarısı” hem de gelecekte sürdürmekte kararlı olunan bir vaat olarak açıkladı.
Peki neydi bunlar?
Bunlardan birincisi; “teröre karşı mücadele” adı altında “içeride ve dışarıda yapılan operasyonların sürdürülmesi”ydi. Diğeri de OHAL’in 24 Haziran’dan sonra da kaldırılmayacağıydı!
Böylece 24 Haziran’dan sonra “Kürt sorununda yeni bir çözüm süreci başlatılacağı” vaadinin ne kadar yalan olduğu bildirgeyle belgelenmiş oldu. Bu durum, hem bildirge hem de Erdoğan “manifestosu”nda ifade olunan “demokrasi ve özgürlüklerin sınırlarının genişletileceği” ve “yargı bağımsızlığının güçlendirileceği” laflarının da ne kadar boş olduğu gösterdi.
“Bildirge” dediğin şey sonuçta laftan ibaret. Bugün yazar yarın unutursun, unutturursun! Ama yapılanlar, yapılacak olanlar her zaman bildirgelerden daha inandırıcıdır.
Seçime beş kala, Cumhurbaşkanının imzasıyla, Petrol-İş üyesi Soda Kromsan işçilerinin grevinin yasaklamasının bunun tipik bir örneğidir. Nitekim bu yasak, “Biz OHAL’i grevleri kolayca yasaklamak için sürdürüyoruz” denmesinden hemen sonra, AKP’nin işçi düşmanlığındaki kararlığınını gösteren yeni bir aşama olmuştur.
…***
Remzi Özdemir, 26 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Kriz başladı mı?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.
“Çok değil daha birkaç ay önce doların 5 lira sınırına kadar yaklaşacağını kim tahmin etti?Ya da Merkez Bankası'nın faizleri inat edip artırmayıp sonra 3 puan birden artırmak zorunda kalacağını...Ve bu üç puanlık artırımın da hiçbir işe yaramadığını göreceğini kim düşündü?Aklıselim tüm ekonomistler.Aylardır değil, yıllardır bu insanlar bağırdı durdu. Tarihimizin en derin krizine sürükleniyoruz diye.Kim dinledi?Hiç kimse.Şu köşeden cebinizdeki 20 lirayı bile harcamayın, tasarruf yapın diye yazdığımda çok sayıda tepki aldım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:
…***
İşin garip yanı Türkiye'de sadece AKP'liler değil birçok kesim krizin olmayacağını düşünüyorlardı.Peki şimdi ne düşünüyorlar?Ramazan'ın üçte birini geçtik. Akşam iftar için boş lokanta bulmak imkânsız. En ucuz iftar menüsü 100 liradan başlıyor. Sonu yok!AVM'ler halen tıklım tıklım.Benzinin 1 litresi 6,5 lira seviyesinde ama kimsenin umurunda değil. Herkes bunun gelip geçici olduğunu düşünüyor. Dövizdeki yükselişin sadece cebinde dolar ve Euro olanları zengin edeceğini düşünen milyonlar var.Türkiye'de kaç kişinin cebinde Euro ve dolar var bilemem ama ne kadar iş verenin döviz borcu var onu biliyoruz. 300 milyar dolara yakın döviz borcunun kısa süre içerisinde zincirleme iflasları getireceği dile getiriliyor. Üstelik bunu söyleyenler de sıradan ekonomistler değil, dünya çapında alanında en iyi olanlar.Türkiye hızla uçuruma doğru gidiyor. Garip olan mevcut iktidar frene basmak yerine gaza basıyor. Üç beş müteahhidi kurtarayım derken Türkiye'yi felakete sürüklüyor.Artık batıyoruz demek için geç kalındı. Şu anda resmen batmış durumdayız. Çünkü özel sektörün bu 300 milyar dolarlık borcu mevcut kurlarla ödenmeyecek duruma geldi. İsmini buradan yazamayacağımız birçok şirket artık borcunu ödeyemez durumda. Bankalarla gizli gizli görüşüyor.Bu saatten sonra ne olur sorusuna gelince;Artık kanserin son evresindeyiz diyebiliriz. Bundan sonra ölümün o soğuk yüzü ile karşılaşacağız. Birçok iş yeri yüzlerce değil binlerce işçi çıkartacak. Çıkan her işçi borcunu ödeyemeyecek ve alışveriş yapamayacak.Türkiye resmen tıkanmış durumda.Türkiye'nin durumu şu:İnsanlar bir sinema salonunu doldurmuşlar ve o salonda yangın çıktı. Alevleri ve sıcaklığı halen izledikleri o sanal filmin efektleri sanıyorlar.Sonuç olarak, krizin en can yakan bölümüne geliyoruz. Bırakın konut filan almayı, 1 liralık bile harcama yapmayın. Artık 20 liranızı tasarruf yapın dönemini geçtik. Şimdi 1 liraya kadar sahip çıkma ve harcamamaya dikkat etmek zorundayız.