Mayıs 29, 2018 08:42 Europe/Istanbul

Cumhuriyet: TL düştü Erdoğan yine "düşük faiz" dedi

Yenişafak:

AK Parti yaptı, onlar vadediyor

Yeniçağ:

Akaryakıta yeni zam

Milli gazete:

İşsizlikte artış

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Yakup Kepenek, 28 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Demokrasi diye!”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye’nin siyasal yapısını köklü bir biçimde değiştirecek olan seçimlere gidilirken, yılların iktidarı AKP’nin cumhurbaşkanı adayı, bu kavramla alay edercesine demokrasi aşkıyla yanıp tutuştuğunu ilan ediyor; Türkiye’yi demokrasi liginde bir üst sınıfa çıkaracağız diyor; diyebiliyor! Oysa yerleştirilmek istenen rejimin sandığa gidilmesi dışında demokrasi ile hiçbir ilgisi yoktur. Sandığın üzerine de güvensizliğin gölgesi düşmüştür. Kuşkusuz sandığa gidilmesi önemli ve gereklidir.Ancak, bilinen bir gerçektir ki, tek başına sandık demokrasi değildir.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

Türkiye demokrasisi önceleri de çok eksikliydi; ancak AKP iktidarında uygun deyişiyle küme düştü. Hukuk tamamıyla siyasallaştı; düşünce ve ifade özgürlüğünün yerinde yeller esiyor; Türkiye’nin dünyada en çok gazeteci hapsedilen ülkelerden biri olması basın-yayın özgürlüğünün içler acısı durumunu yansıtıyor; üniversite özerkliği ve bilimsel araştırma özgürlüğü sizlere ömür; sendikal hak ve özgürlükler iyice budanmış bulunuyor. Ülke OHAL ile yönetiliyor.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, köklü bir rejim değişikliği seçimlerine gidilirken, demokratik süreçlerden biraz daha uzaklaşılıyor.

Önce, Cumhurbaşkanlığı adayları arasında, demokrasi kavramıyla asla bağdaşmayan bir büyük eşitsizlik var; AKP adayı tüm devlet olanaklarını ve basın yayının yandaş kıldığı yüzde 90’ının desteğini arkasına alıyor; TV’lerde diğer adaylarla eşit ortamlarda bulunmuyor; diğer uçta HDP adayı hapiste tutuluyor.

Dahası var. Her partide 600 kişilik milletvekili adayı nasıl belirlendi? Genel başkanlar tarafından.

HDP’nin kendine özgü eşbaşkanlık uygulamasının getirdiği göreli katılımcı iç işleyiş süreci bir tarafa, seçimlere girebilen partilerin genel başkanları seçmenin oy vereceği milletvekili adaylarını saptadı.

Hangi ölçüye vurulursa vurulsun, milletvekili adaylarını tek kişinin saptamasının adı demokrasi olamaz; çıplak gerçek budur. Böyle bir yapının üstüne oturan liderlerin söylem ve yaklaşım farklılıklarının olması da, bu oluşumun niteliğini demokratik yapmaz. Çünkü, bu uygulamayla ortaya çıkan, ideolojisi, kişileri ve insan ilişkileriyle bütünlük içinde işleyen, ancak hiçbir biçimde demokratik olmayan kapalı siyasal yapılardır.

Üstelik bu tür yapıların içinden yeni görüş ve öneriler çıkamaz. Bu kaskatı lidere bağımlı yapı, kaçınılmaz olarak düşünsel kısırlık yaratır. Türkiye siyasetinin, bu geleneksel eksiği, özellikle de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş ile doruk noktasına varıyor. Siyasal yapı giderek artan oranda tek kişiye bağlı parti yapılarına evrilerek gerçek demokrasiden tamamıyla uzaklaşmış bulunuyor. Diğer tarafta tümüyle örgütsüz bir toplumsal yapı oluşmuş bulunuyor. Sendikalar, meslek oda ve birlikleri ve dernekler, hukukun, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün AKP tarafından tümüyle yok edildiği OHAL ortamında toplumsal duyarlılıkları ancak çok sınırlı olarak kamuoyunun gündemine getirebiliyor. Dahası, partilerin taşra örgütlerinin bile, adayların saptanması ve politika üretimi süreçlerine katılmaları söz konusu değildir. Kurumlar yok hükmündedir; bir telefonla dekanlar görevden alınıyor. Yalnızlaşan birey kurtarıcı lider arıyor. AKP’nin rejim değişikliği yaparak tam anlamıyla yerleştirmek istediği bu yapılanmanın adı demokrasi olamaz.

...***

Zeynep Gürcanlı, 28 Mayıs tarihli Sözcü gazetesinde, “Erken seçim ve Kürt kartı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Erken seçim kararı o kadar çabuk alındı, seçim sürecine o kadar hızlı girdik ki, bu kararın nedenleri üzerinde düşünme fırsatı bile bulamadık. Oysa kararın alınma süreci, içinde Kürt sorunu, Türkiye'nin uluslararası alandaki konumu, pek çok aktörün geleceği, seçim sonrası kurulabilecek yeni -ve sürpriz ittifaklar gibi kritik konular açısından incelenmeye değer. Öncelikle erken seçim sürecini tetikleyen MHP lideri Devlet Bahçeli'nin çağrısı ve bu çağrının yapıldığı şartlara bakalım.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

MHP lideri Bahçeli, erken seçim çağrısını nisan ayının ortasında, tam olarak 17 Nisan'da partisinin grup toplantısında yaptı. Peki bu çağrı öncesinde, Devlet Bahçeli açısından “kritik” sayılabilecek ne oldu da, MHP lideri tüm Türkiye'yi şaşırtan bu çıkışı yaptı? İlginçtir, tam da Bahçeli'nin çıkışından yaklaşık bir hafta önce, İngiltere'de kritik bir gelişme yaşandı. MHP'nin geçen yıl yapılan anayasa referandumu sürecinden itibaren siyasi ittifak kurduğu AKP'li üç eski bakan sessiz sedasız İngiltere'ye bir ziyarette bulundu. Efkan Ala, Mehdi Eker ve Taner Yıldız, İngiltere'de bir dönem yandaş medya tarafından “PKK'lı” ilan edilen bir kuruluşu, “Democratic Progressive Institute”yü (DPI) ziyaret etti, temaslarda bulundu. Tarihler önemli: Aynı dönemde, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da “Tatlıdil Forumu” için İngiltere'ye gideceği bilgisi de kulislere yayıldı. Ve ilginçtir, 11 Nisan'da gerçekleşen bu ziyaretten sadece birkaç gün sonra, Erdoğan'ın planlanan İngiltere seyahatinden hemen önce, 17 Nisan'da, Devlet Bahçeli “erken seçim” çağrısını yaptı. 2016 referandumundan beri siyasi olarak ittifak içine girdiği MHP'den bu çağrının gelmesi üzerine ise Erdoğan da seçimler için 24 Haziran tarihini ortaya koydu. Erdoğan, Türkiye'nin seçim atmosferine girmesine rağmen de o planlanan İngiltere seyahatini, üstelik hiç kısaltmadan yaptı. Bu dönemde İngiltere'den gelen açıklamalar da dikkat çekiciydi. Eğer Bahçeli, 17 Nisan'daki erken seçim çıkışını yapıp, AKP'yi seçime zorlamasaydı, acaba 2019'a kadar olan süreçte Türkiye yeni bir “çözüm süreci” yaşar mıydı? Ve daha önemlisi, AKP'nin yaşanabilecek bu “çözüm süreci” çerçevesinde Türkiye içindeki “siyasi ittifakı” MHP ile mi olurdu, yoksa bir başka partiyle mi? Türkiye artık seçim sürecinde. Ancak Türkiye'yi erken seçime götüren etkenler, elbette seçim sonrasındaki ittifaklar için de belirleyici olacak gibi.

...***

Ahmet Gürsoy, 28 Mayıs tarihli Yeniçağ gazetesinde, “Savaşmıyoruz, seçim yapıyoruz”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“24 Haziran seçimlerini FETÖ'den hareketle 15 Temmuz'a bağlayıp oradan lâfı Türkiye'nin beka meselesine getirmek ahlaki değildir. Aynı zamanda bununla da yetinmeyip, Türkiye'nin var olma meselesini siyasal rejim değişikliğine mecbur bırakmak da gerçekçi değildir.Partili Cumhurbaşkanlığı ister kurulsun ve sürsün, isterse yeni bir anayasa değişikliği ile ortadan kaldırılsın Türkiye ebediyen var olacaktır.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadeelre yer veriyor:

...***

24 Haziran yaklaşırken halen daha meseleyi beka meselesi üzerinden tartışmak yerine asıl sorunlara dokunmak gerekmez mi?İşte bakın...İçinde bulunduğumuz süreç, adil seçimlerin ve şartların olmadığı bir seçim süreci.. Geçmişte nasıl ki "gizli oy açık tasnif" yapılarak seçim kazanılmak istendiyse bugün de başka yöntemlerle aynı yol izleniyor.Halihazırda devlet aygıtları kullanılarak toplum üzerinde ideolojik bir güç tahakkümü var. İktidar gücü, kamusal alanı kendine ait görmenin ötesinde kendince makbul vatandaşlığın dışına çıkan her türlü özgür söylemden hoşlanmıyor. Buradan ortaya çıkan yasakçı bir zihniyetin gözle görülebilen açık bir tahakkümü söz konusu.Bunun yansımalarından en önemlisi zihinsel kuşatmadır. Bu kuşatma, medya gücü kullanılarak yapılıyor. Medyada ortaya çıkan tekelleşme ve beraberinde getirdiği zihinsel abluka, seçimlerin iktidar lehine sonuçlanması için çalışıyor.Türk basın tarihinde padişahlık dönemlerinin dışında bir tek darbe dönemlerinde medya bu kadar yanlı olmuştu. Kamu yayıncılığı görevi sebebiyle özerkleştirilen TRT bile, yasal görevlerini yok sayarak, kamu yayıncılığı yerine, iktidar yayıncılığı yapmaya devam etmektedir.Ulusal ve uluslararası basın ahlak ilkeleri yerlerde sürünüyor. Kamusal alanın siyasal çıkarı bir tarafa itilmiş, iktidar alanının önü alabildiğine açılmışken, Cumhur ittifakçıları demokrasi vaadini kime yapıyor?Bir diğer önemli husus da devlet ekonomisinin ve imkânlarının tıpkı medya gibi iktidar lehine kullanılmasıdır.Bu da ahlaki değildir.Her iki durumda da siyasal yarış, eşit başlasa bile eşit koşullarda sürdürülmüyor. Bu sebepledir ki Türkiye'de demokrasi, birinci sınıf değil, ikinci sınıftır.Batı standartlarının dışındadır.Halen daha 15 Temmuz'u gerekçe göstererek, "dış güçlere" sığınarak, "ülkemize saldırı var" bahanesi uydurarak, seçim kazanmak istemiyorlar mı gel de şaşma.Buna rağmen seçimi kazanacaklarından emin değillerse elbette 16 yıl boyunca "kendimiz ettik kendimiz bulduk" demeleri kaçınılmazdır.Unutmayın savaşmıyoruz, seçim yapıyoruz.