Haziran 09, 2018 08:23 Europe/Istanbul

Evrensel: Muharrem İnce: Bedava kek isteyen Erdoğan'a, iş isteyen bana oy versin

Cumhuriyet:

Kulisler hızlandı: Erdoğan'ın OHAL çelişkisi

Yeniasya:

Erdoğan'dan sonra Yıldırım'dan da 'OHAL kaldırılacak' sinyali

Milli gazete:

YSK karar verdi! Devlet televizyonu TRT, Demirtaş için cezaevinden yayın yapacak

Şimdi ise hafta içi köşe yazıları:

...***

Ali Sirmen, 8 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Erdoğan’ın B planı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Tayyip Bey’in Londra gezisi sırasında Bloomberg Ajansı’ndan Guy Johson’un Cumhurbaşkanlığı 24 Haziran seçimlerinde parlamentoda muhalefet partilerinin çoğunluğu kazanmaları halinde ne olacağı sorusuna “Yani A planı, B planı, C planı, bunlar olabilir” demesi üzerine 29 Mayıs günü bu köşeden Tayyip Bey’in A, B ve C planlarının neler olduğunu sormuş, bu sorunun gündeme getirilmemesini yadırgadığımı da belirtmiştim.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

…***

Tayyip Bey’in Baş Danışmanı Mehmet Uçum, önceki gün yine Bloomberg’e yaptığı bir açıklamada 24 Haziran’da parlamento çoğunluğunu muhalefetin kazanması halinde seçimin yenileneceğini söylemiştir.

Tayyip Bey’in B planının ne olduğu sorusuna da yanıt getiren açıklama hem hiç kimseyi şaşırtmamış, hem de bizde getirilen düzenin klasik Başkanlık sistemiyle ilgisi olmadığını vurgulayanların haklılıklarını bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

Bilindiği gibi bizde meydana gelen benzer durumda, Haziran 2015’te de, Tayyip Bey beğenmediği Meclis çoğunluğuna karşı anayasanın 116. maddesini zorlayarak seçimlerin yenilenmesine yol açmıştı.

Klasik başkanlık sistemlerinde böyle bir uygulama yoktur. Orada da mevcut olan kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince, Başkan’ın yasama çoğunluğunun oluşmasına müdahale etmesi mümkün değildir.

Örneğin ABD’de Başkan’ın seçmene dönerek şunu söylemesi mümkün değildir:

- Ben bu Kongre’yi beğenmedim, beğenebileceğim, yenilerini seçerek gönderin!

ABD Başkanı, hangi Kongre çoğunluğuyla karşı karşıya kalırsa kalsın, onunla çalışmak zorundadır.

Böyle bir uygulamanın milli iradeye saygı temeline dayalı demokrasiyle de bağdaşmasına imkân yoktur.

Milli irade bir bütündür. Nasıl ki cumhurbaşkanını seçen milli iradeye saygı göstermek gerekirse, aynı şekilde, Meclis çoğunluğunu oluşturan milli iradeye de saygı göstermek zorunludur. Çünkü her ikisini de seçen aynı milli iradedir.

Aksine davranış, “ben milli iradeye milli irade demem beni ve beğendiklerimi seçmeyince” zihniyetinin egemen olması demektir ki, bunun demokraside yeri yoktur.

Milli irade eskilerin kullandığı bir hukuk deyimiyle “gayri kabili tecezzi”dir. Yani parçalanamaz. Yani Başkanı seçen milli irade onu seçtiği için milli irade, ama Meclis’te Başkan’ın beğenmediği çoğunluğu oluşturan milli irade, sırf Başkan’ın hoşuna gitmediği için fitne olarak kabul edilemez.

Başdanışman Sayın Uçum’un, Tayyip Bey’den habersiz olarak yaptığının düşünülmesi mümkün olmayan açıklaması, aynı zamanda Başkanlık sistemini savunanların ileri sürdükleri gibi, sistemin siyasi istikrarı sağlayacağı savının da geçerli olmadığını ortaya koymaktadır.

Cumhurbaşkanının yasama yetkisi de büyük ölçüde kısıtlanmış olan Yasama Meclisi’nin çoğunluğunu beğenmediği sürece seçilenleri geri gönderdiği bir siyasi istikrar olamaz.

Böyle bir sistemin mantığı, siyasi iktidarın tek adama biatı ile sağlanmasını öngören zihniyetin ürünü olabilir ancak.

…***

İhsan Çaralan, 8 haziran tarihli Evrensel gazetesinde, “Erdoğan-AKP cenahında korku dağları sardı”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Erdoğan-Bahçeli İttifakı, hem milletvekili hem de cumhurbaşkanlığı seçimini “çantada keklik” sayarak baskın seçim kararı aldı. Ancak bu kararın alınmasından bir buçuk ay sonra; “Girdiği her seçimi kazanan parti”, “Her seçimi kazanan lider” diye böbürlenip duran AKP propagandacıları çark etmeye başladı. Onlar şimdi, seçimi kazanamazlarsa ne yapacaklarını tartışmaya başladılar.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor: 

…***

Damat Albayrak da bu tartışmaya “Ya milli bağımsızlık ya esaret” diyen bir video ile katıldı. Buna göre; Erdoğan ve AKP’si seçimi kaybederse eğer, ülkeye esaret gelecekmiş!

Fakat asıl tartışmayı, “24 Haziran baskın seçimi”ni AKP ve Erdoğan’ın kazanamaması durumunda yeniden seçime gidileceğini açıklayan Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum açtı.

Başdanışman Uçum, ABD’li Bloomberg haber ajansına şöyle konuştu: “Eğer muhalefet parlamentoyu alır ve Erdoğan yeniden seçilirse parlamento ya da cumhurbaşkanı yeni seçime gitme kararı alabilir.” Bu açıklama sonrası Uçum her ne kadar “Ben prosedürü açıkladım” dese de; herkes biliyor ki AKP yönetici kastı ve Erdoğan daha şimdiden “Ya seçimi kazanamazsak”  korkusuyla uyku uyuyamıyor.

Nitekim, Erdoğan daha önce de; cumhurbaşkanlığını kazandığı, ancak parlamentoda “karışık bir tablonun ortaya çıkması” durumunda ne yapacağının sorulması üzerine, “Önce seçim sonuçlarını bir görelim. Sizin dediğiniz anlamdaki bir neticeye göre hazırlıklarımız şüphesiz olacaktır. A, B, C planlarımız var” açıklaması yapmıştı. Ki, bu planlardan birisinin de “tekrar seçime gitmek” olduğu besbellidir.

“Kazanamazsak tekrar seçme gideriz” iddiasının 24 Haziran’a üç haftadan az bir süre kaldığı günlerde gündeme getirilmesiyle şunlar açıkça görüldü:

1) “Kaybedersek yeniden seçime gideriz” iddiası,  Erdoğan ve AKP’nin seçimi kaybetme korkusunun açığa vurulmasının ifadesidir.

2- “Eğer Meclis ve cumhurbaşkanlığını kazanamazsak, bu memleketin istikrarsızlığa sürüklenmesi, işlerin daha kötüye gitmesi, ekonominin daha da kötüleşmesi, yani “Belalardan bela beğenin”  demektir. Ki, 1 Kasım seçiminde AKP bölge halkını “Bize oy vermezseniz beyaz Toroslar tekrar sokağa çıkar”, batı illerindeki orta sınıfları da “Biz kazanamazsak istikrarsızlık olur” diye tehdit ederek oy almıştı.

Evet, 1 Kasım seçimini AKP kazandı ama bu sonuç, seçimden sonra, bölge illerinde “beyaz Toros”ların sokağa indiği günleri bile aratan ağır bir baskı getirdi. Öte yandan “istikrarsızlık” da hiç bitmediği gibi; her gün, önceki günü aratarak, çok ciddi bir ekonomik krizin kapıya dayandığı günlere gelindi. 

Kaldı ki bugünün koşulları, 1 Kasım 2014 seçiminin koşulları gibi de değildir. Yaşananlardan, Türkiye’nin halkları da siyasetçileri de pek çok şey öğrenmiştir. Bu nedenle, her şeyden önce, cumhurbaşkanlığı seçimini Erdoğan kazanacak da Mecliste muhalefet çoğunluk olacak; böylece de Erdoğan “Tekrar seçim kararı alacak” diye bir şey söz konusu olmayabilir. Tersine 24 Haziran seçiminde Türkiye’nin halkları, hileyi hurdayı, tehdidi seçimin olağan yöntemi yapanları, hem Meclis hem de cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gömebilir! Bu ihtimalin daha da güçlendiğini gösteren belirtiler giderek çoğalmaktadır.

...***

Batuhan Çolak, 8 Haziran tarihli Yeniçağ gazetesinde, “24 Haziran'dan sonra ne olacak?”başlıklı yazısını okuyucularla paylaşıyor.

“Türkiye, benzerine pek de rastlamadığı bir seçime gidiyor.Partilerin tabanları, tavanları, ideolojileri iç içe geçmiş durumda... Eksen kaymaları, ideolojik kopmalar yaşanıyor.Yıllardır Türk kimliğine yönelik eleştirileriyle tanınan AK Parti, milliyetçi bir dil kullanıyor. Öte yandan içindeki kripto Kürtçü ekip varlığını aynen koruyor. Erdoğan, İnce ve "Bay Kemal" söylemleri üzerinden sadece CHP'yi hedef alarak kendi kitlesini domine etmeye çalışıyor.”diyen yazar, yazısının devamında şu ifadelere yer veriyor:

...***

Birleştirici ve huzur vaat eden bir dilden ziyade kavgaya ve mücadeleye dayalı söylem esas alınıyor. En ufak farklı bir sese tahammül yok. Bu yüzden medya sermayesi tamamen domine edilmiş durumda. AK Parti, vatandaşın gözünde rakip olarak "CHP"yi konumlandırmak istiyor. Bu yüzden muhalefetten sadece İnce medyada yer bulabiliyor. CHP ise kendi tabanıyla, tarihiyle ilgili kritik bir hatadan son anda döndü. Neredeyse Abdullah Gül'ü çatı aday olarak ortaya sunacaklardı. Akşener'in itirazları olmasa aynı notanın iki farklı tonu (Erdoğan ve Gül) karşılıklı rakip olacaktı. Muharrem İnce ile kendilerinin dahi ummadığı bir hava yakaladılar. İnce, CHP'nin klasik söylemlerinden ayrılarak doğrudan "tek adam eleştirisi" yapıyor. Bu yaklaşımı özellikle CHP seçmeninde bir coşku oluşturmuş durumda.İYİ Parti, milliyetçi bir iskeleti olmasına rağmen her yere mesaj vermeye çalışıyor. En büyük handikapları ise medyada yer almamaları. Bu sürecin belki de en çok sansüre ve saldırıya uğrayan partisi konumundalar. İnsanlar, Akşener'in ne söylediğini ne düşündüğünü bilmek istiyor. MHP'de durumlar ise alabildiğine rutine bağlanmış durumda. "Bir an önce 24 Haziran bitse de açıklama yapmak zorunda kalmasak" havasındalar. Doğru düzgün bir miting bile tertip edilemiyor. İdeolojik yıkımın ve taban kaymasının en çok yaşandığı parti konumundalar. HDP, iktidar ile düşmanmış gibi görünmek istemiyor. Sürekli olarak bir açık kapı bırakma ihtiyaçları var. İkinci tur için pazarlığa açık bir izlenim bırakıyorlar. Belirli bir söylem birliktelikleri yok, sadece Demirtaş'ın cezaevinde olmasının bir "mağduriyet" oluşturduğunu iddia ederek oy talep ediyorlar.